Uluslararası Barışı Kurma Çabaları Kürdler/Kürdistan Haberi
Batman'ın En Büyük Şehir Portalı'na Hoş Geldiniz...
giris

yazdır
paylaş
yorumlar
 
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Eklenme Tarihi : 2016-02-18 - 03:23 - Bu yaziyi 312 kişi okudu.
Yazar:
E-mail: konuk@batmanliyiz.biz
Yazarın: Tüm Yazıları

Uluslararası Barışı Kurma Çabaları Kürdler/Kürdistan

Uluslararası barışı kurma, Birinci Dünya Savaşı süresince, devlet ve siyaset adamlarının, yazarların, basın mensuplarının, aydınların üzerinde durduğu önemli bir konu oldu. Bu, savaştan sonra da, devletleri, siyasetçileri aydınları, yazarları meşgul eden bir konuydu. Bu konu, 18 Ocak 1919’da başlayan Paris Barış Konferansı’nın gündeminde ilk sıralarda yer alan bir konu oldu. O zaman Paris Barış Konferansı’na 32 devlet katılmıştı.

Uluslararası Barışı Kurma Çabaları Kürdler/Kürdistan

1920’ler Milletler Cemiyeti Dönemi

Uluslararası anlaşmazlıkların, devletler arasındaki gerilimlerin, savaşa varmadan, barışçıl yollarla çözülmesi, bunun için de uluslar üstü bir örgütün bu işlerle ilgilenmesi gündeme geldi.Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti), bu anlayış doğrultusunda kuruldu. Milletler Cemiyeti, devletler arasındaki anlaşmazlıkların, savaşa varmadan, barışçıl yollarla çözülmesi için çaba harcayacaktı.

Fakat örgütün adı Milletler Cemiyeti olsa da, temelde savunulan, milletlerin hakları ve özgürlükleri değil, devletlerin hakları ve özgürlükleri ve çıkarlarıydı. Milletlerin, hakları ve özgürlükleri de çoğu yerde ve çoğu zaman, devletlerin hakları ve çıkarlarıyla çelişiyordu. Kürdler/Kürdistan böyle bir çerçeve içinde değerlendirilebilir.

Paris Barış Konferansı’nın önemli bir işi, savaşta yenilen devletlerin sömürgelerinin yenen devletler arasında paylaştırılmasıydı. Bu konu, Milletler Cemiyeti’nin de önemli bir işi oldu. A Tipi Mandalar, B Tipi Mandalar, C Tipi Mandalar bu anlayış doğrultusunda oluşturuldu.

A Tipi Mandalar, Osmanlı İmparatorluğu’nun, Yakındoğu’daki, Ortadoğu’daki, Mezopotamya’daki topraklarının paylaşılmasıyla oluştu. B Tipi ve C Tipi Mandalar, Alman İmparatorluğu’nun, Güneybatı Afrika’daki ve Güneydoğu Asya’daki sömürgelerinin paylaşılmasıyla oluştu.

A Tipi Mandalar çerçevesinde, Büyük Britanya’ya bağlı IrakÜrdün, Filistin mandaları kuruldu. Fransa’ya bağlı Suriye, Lübnan mandaları kuruldu. Mandayı, kısaca sömürge olarak değerlendirmek mümkündür.

Bu dönemde, sorulması gereken temel soru şudurNeden bir Kürdistan mandası kurulmamıştır? Kaldı ki, o dönemde, Güney Kürdistan’da, Şeyh Mahmud Berzenci, ‘Ben Kürdistan Kralıyım’ diyerek bağımsız Kürdistan talep ediyordu. Bunu, Büyük Britanya’dan talep ediyordu. O dönemde, dünya nizamını belirleyen temel güç Büyük Britanya’ydı. O dönemde, kuşkusuz Fransa da emperyal bir güçtü. Fakat Fransa’nın dünya nizamını belirlemedeki ağırlığı, Büyük Britanya’dan çok sonra geliyordu. Bunu, % 70, % 30 olarak değerlendirmek mümkündür.

Büyük Britanya, Fransa gibi emperyal güçlerse, bağımsız Kürdistan’ı bir tarafa bırakalım, sömürge bir Kürdistan’ı bile kabul etmediler. Kürdistan, bölündü, parçalandı, paylaşıldı. Bu durum Kürdlerde çok ağır etkiler yarattı. Bu, bir insanın iskeletinin parçalanması gibi, beyninin dağılması gibi etkiler yarattı. Bunun çok ağır durumlar olduğu besbellidir. Günümüzü belirleyen temel sürecin de bu olduğu çok açıktır.

Kürd isteklerinin hiç dikkate alınmaması,  ötelenmesi, görmezlikten, bilmezlikten, duymazlıktan gelinmesi, Kürdlerin/Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması,  Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Yakındoğu’yu, Ortadoğu’yu ilgilendiren çok önemli bir olgudur. Kanımca bu, olguların, olgusal süreçlerin başında gelmektedir. Bunun barış anlayışına, uluslararası barış anlayışına ne kadar aykırı olduğu besbellidir.

Böyle bir sürecin planlanmasında, yaşama geçirilmesinde, dönemin iki emperyal devletiBüyük Britanya ve Fransa’nın rolü, kuşkusuz çok büyüktür. Büyük Britanya ve Fransa’yla bölgedeki Türk, Arap ve Fars yönetimleri arasında bu ilişkiler çerçevesinde yoğun bir işbirliği gelişmiştir. Dönemin önde gelen iki emperyal gücünün ve Yakındoğu’nun, Ortadoğu’nun iki köklü devletinin bu süreçteki işbirlikleri dikkatlerden uzak tutulamaz.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yakındoğu’da, Ortadoğu’da yeni bir statüko kuruluyor. Ama bu statüko Kürdlere herhangi bir statü vermiyor. Kürdler, Kürdistan yeni kurulan manda (sömürge) devletler arasında paylaştırılıyor. Böylece dönemin dünya nizamını belirleyen iki emperyal gücü ve Yakındoğu’nun, Ortadoğu’nun iki köklü devleti böyle bir sürecin yaşanmasında işbirliği yapmış oluyor. Bu durumu, bu ilişkileri anti-Kürd uluslararası nizam, anti-Kürd dünya nizamı olarak tanımlamak mümkündür.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, yeni gelişen bu süreç karşısında Sovyetler Birliği’nin tutumunun değerlendirilmesi de gerekir.

Ulusların kendi geleceklerini tayin hakkı ilkesi 1920’lerde, Sovyetler Birliği’nde Lenin, Stalin, Troçki gibi liderler tarafından, ABD’de başkan Wilson tarafından çok konuşulan bir ilkeydi. Başkan Wilson’ın 14 noktası bu konuyla ilgiliydi. 14 noktanın 12.sinde Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğindeki halkların kendi geleceklerini tayin etmeleri dile getiriliyordu. Sovyetler Birliği bu çerçevede, örneğin Afganistan’da Büyük Britanya’ya karşı mücadele yürüten Emanullah Han’a askeri ve diplomatik destek sağlamıştır. Güney Kürdistan’da Kürdler de Kürdistan için büyük Britanya’ya karşı mücadele yürütüyorlardı. Fakat Sovyetler Birliği liderleri Şeyh Mahmud Berzenci’nin diplomatik ve askeri yardım taleplerine hiç cevap vermedi. Sovyetler Birliği her zaman Kürdleri baskı altında tutan, bunun için de birbirleriyle yoğun bir işbirliği yapan devletlerin yanında yer aldı. Eylül 1920’de, Bakü’de  yapılan Doğu Halkları Kurultayı’ Kürdler, Ermeniler, Süryaniler açısından değerlendirilecek olursa, bu kurultayın mazlum halklara değil, mazlum halkları baskı altında tutan devletlere güç verdiği hemen görülür.

Ulusların Kendi Geleceklerini Tayin Etme ilkesinin en çok konuşulduğu, bu temel ilkenin Ortadoğu’da, Yakındoğu’da, Asya’da yaşama geçirilmesi için mücadele edildiği bir dönemde Kürdlerin, Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması dikkatlerden uzak tutulamaz bir durumdur.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Araplar da bölündü fakat Arapların bölünmesi ile Kürdlerin bölünmesi, birbirlerinden çok farklı gelişen süreçlerdir. Araplar zamanla ayrı ayrı devletler olarak ortaya çıkmışlardır. Bugün Basra Körfezi’nden Fas’a kadar 22 Arap devleti vardır. Filistin Arap devleti ile 23 olacaktır. Kürdistan sömürge bile değildir. Sömürge bir statüdür. Kürdistan sömürge bile değildir.

Asuri-Süryanilerin durumunun da dikkatlerden uzak tutulmaması gerekir. Süryaniler de bölünmeyle, parçalanmayla karşı karşıya kalmışlardır.

Milletler Cemiyeti, uluslararası barışı kuramadı. İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine engel olmadı. Kürdler İkinci Dünya Savaşı sürecinde de ayaktaydılar fakat büyük çabalarına rağmen bir başarı elde edemediler.

Batı İran, 1941’de Sovyetler birliği ile İngiltere tarafından işgal edildi. Bölgenin kuzeyi Sovyetler Birliği, güneyi İngiltere tarafından işgal edildi. Sovyetler Birliği’nin işgal ettiği alanda,Mahabad, Senendec (Sine), Kermanşah, Urmiye, Maku gibi alanlarda, kısaca Kürdistan bölgesinde 1942-43 yıllarında ve daha sonrasında bir milli hareket filizlenmeye başladı. Bu hareket 1945 sonunda Kürdistan Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlandı. Kürdistan Cumhuriyeti’nin merkezi Mahabad’dı. Aynı dönemde Azeri bölgesinde de Tebriz Azerbaycan Cumhuriyeti kurulmuştu.

Kürdistan Cumhuriyeti kısa ömürlü oldu. Bir yıl kadar yaşayabildi. İran petrollerinden sağlanan imtiyaz karşılığında Sovyetler Birliği İran’dan çekildi. Bunun üzerine İran ordusu önce Tebriz Azerbaycan Cumhuriyeti’ne daha sonra da Kürdistan Cumhuriyeti’ne saldırdı. Bu iki yeni cumhuriyeti yıktı. Kürdistan Cumhuriyeti’nin başkanı Kadı Muhammed ve üç bakanMahabad’da, Çarçıra  Meydanı’nda idam edildiler. Cumhuriyetin ordu birliklerinin komutanıMele Mustafa Barzani ve 500 civarında peşmerge, İran ordusunun, Irak ordusunun ve Türk ordusunun ve İngiliz Kraliyet hava kuvvetlerinin saldırıları altında, 1947 baharında, Sovyetler Birliği’ne iltica ettiler.

1945 Birleşmiş Milletler Dönemi

Uluslararası barışı kurma anlayışı, İkinci Dünya Savaşı sürecinde de devam etti. Devletler arasındaki anlaşmazlıkların savaşa varmadan, barışçıl yollarla çözülmesi istekleri bu dönemde de sürdü. 1945’te, Birleşmiş Milletler bu anlayış doğrultusunda kuruldu.

Kürdler, Birleşmiş Milletler kurucuları ABD, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği gibi devletlere seslerini duyurabilmek için çok çaba sarfettiler. Fakat Birlemiş Milletler kurucuları Kürdlerin sesini, çığlıklarını duymak istemedi, bunu önemsemedi.

1945’te Birlemiş Milletler kurulurken, Milletler Cemiyeti’ne de dikkat çekilerek, Milletler Cemiyeti’nin yaşadığı zaaflar üzerinde duruldu. Birleşmiş Milletler’in bu zaafları yaşamamasına vurgu yapıldı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın siyasal çehresinde çok büyük değişiklikler oldu. Örneğin Afrika’da sömürgeler birer birer bağımsızlıklarına kavuştu. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Afrika’da sadece iki bağımsız devlet vardı. 1960’lardan sonra gelişen süreç içinde bu sayı arttı. Bugün Afrika’da 57 devlet var. Siyasal bakımdan bağımsız 57 devlet. Dünyanın başka yerlerinde de önemli değişiklikler oldu ama Kürdistan’da hiçbir şey değişmedi. 1920’lerde Milletler Cemiyeti döneminde Kürdlere statü vermeyen bir statüko kurulmuştu. Birleşmiş Milletler döneminde de aynı statüko kararlı bir şekilde sürdürüldü.

Birleşmiş Milletler adında “Milletler” sözcüğü var ama Birleşmiş Milletler hiçbir zaman milletlerin, örneğin Kürd milletinin yanında yer almamıştır. Her zaman Kürdleri, Kürdistan’ı ezmeye çalışan devletlerin yanında yer almış, onların çıkarlarını savunmuştur.

Uluslararası barışı kurma yolunda yeni bir örgütlenmeye gidilmesine “Milletler Cemiyeti’ni zaaflarından arındırmak gerekir” şeklinde bir anlayış da olmasına rağmen Kürdlerin, Kürdistan’ın durumu görmezlikten, bilmezlikten gelinmiştir. Buna dikkat etmeyen bir statüko sağlıklı bir statüko değildir. Bu çerçevede uluslararası barışı kurma çabalarının yine yara aldığı söylenebilir.

İnsan hakları elbette önemlidir ama kendi geleceğini tayin ilkesinin üzerinden düşünülmesi de önemlidir. Kendi geleceğini tayin etme hakkına sahip olmayan bir halkın insan haklarından yararlandığı söylenemez. Yaşam hakkı, kişi dokunulmazlığı, konut dokunulmazlığı, seyahat özgürlüğü, mülk edinme özgürlüğü, siyasal faaliyete katılma özgürlüğü, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü hep bireysel planda ele alınan özgürlüklerdir. Ama bir halk bir ulus kendi geleceğini tayin etme hakkına sahip değilse, baskı altındaysa bu hakların sağlıklı bir şekilde yaşama geçtiği söylenemez. Kürdler, Kürdistan bunun açık bir örneğidir.

Sömürge Halklara ve Ülkelere Bağımsızlık Tanıma Bildirgesi  (14 Aralık 1960 Tarihli ve 1514 Sayılı BM Genel Kurul Kararı

Birlemiş Milletler Genel Kurulu’nun 14 Aralık 1960 tarihli ve 1514 sayılı kararına dikkat çekilmesi önemlidir. Bu, sömürgelere ve sömürge halklara bağımsızlık bildirgesidir.

Her şeyden önce bu bildirgenin hazırlanış amacı üzerinde durmak gerekir. Bu amacı şu şekilde ifade edebiliriz. Sömürgeler genel olarak baskıyla, zulümle yönetilir. Bu ülkelerin özgürlüklerine kavuşturulması, bu ülkelerde yaşayan halkların kendi kendilerini yönetebilmeleri önemli olmalıdır.

Bu bildirge yedi maddeliktir. 1., 2., 3., 5. maddelerin, sömürge ülkelerin ve sömürge halkların bağımsızlığa kavuşması ile ilgilidir. Birleşmiş Milletler bu süreci hem teşvik edecek hem de destekleyecektir. Bildirgenin 4.,6., 7. maddeleri ise devletlerin toprak bütünlüğünü korumaktadır. Bazı devletlerde, toprak bütünlüğünü zedeleyici milli hareketler olursa Birleşmiş Milletler bu hareketlere karşı devletlerin toprak bütünlüğünü savunacaktır. Bu milli hareketlerin bastırılmasında devletlere yardımcı olacaktır. Bu ikili durumun ayrı ayrı irdelenmesinde yarar vardır.

Yukarıda ifade edilen 4.,6.,7., maddeler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun, 12 Ocak 1952 tarihli, ve 523  (VI) sayılı, Ulusların Kendi Geleceklerini Belirleme Hakkı kararına aykırıdır. Bu kararın birinci maddesinde,  “Tüm halkların kendi geleceklerini belirleme hakları vardır. Bu haktan ötürü siyasal statülerini özgüce saptayarak ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini özgürce gözetebilirler” denmektedir.

Yine bu kararda, “Genel Kurul, halkların ve ulusların kendi geleceklerini belirleme haklarının her türlü insan haklarından tam yararlanmanın önkoşulu olduğunu ilan etmiştir.”

Bildirgenin  1., 2., 3., 5. maddeleri denizaşırı, okyanusaşırı sömürgelerin bağımsızlığını dile getirmektedir. Eğer metropol ülke ile sömürge ülke arasında denizler varsa, okyanuslar varsa, Birlemiş Milletler bu tür sömürgelerin bağımsızlığını savunacaktır. Büyük Britanya/Kenya,Tanzanya, Uganda, Zambia, Zimbabwe vs.; Fransa/Cezayir,Gana,Senegal; Belçika/Zaire, Portekiz/Angola, Mozambik, Gine Bisseau vs.

Bir de bitişik sömürgeler vardır. Irak’ın kuzeyi, Güney Kürdistan, Başur; İran’ın batısı, Doğu Kürdistan, Rojhilat; Türkiye’nin doğusu, Kuzey Kürdistan, Bakur; Suriye’nin kuzeyi, güneybatı Kürdistan, Kurdistana Rojava, bunlar bitişik sömürgelerdir. Bu arada, 1923-29 arasında Sovyetler Birliği’nde Kafkasya’da yaşam bulan Kızıl Kürdistan’ı da belirtmek gerekir.

Burada şu soru önemlidir. Sömürgelerin genel olarak baskıyla, zulümle yönetildiğini söylüyoruz. Baskı, zulüm hangi sömürgede daha yoğundur, daha yaygındır? Şüphesiz bitişik sömürgelerde daha yoğundur, daha yaygındır.

Şöyle düşünelim: Portekiz sömürgeleri Angola, Mozambik’e bakalım. Portekiz’le bu sömürgeler arasında binlerce kilometre mesafe vardır. 18.000-20.000 km. mesafe olduğu söylenebilir. Ordudaki, polisteki personelde, savaş araç gereçlerinde, lojistikte bir eksiklik olduğu zaman, kayıplar meydana geldiği zaman bu binlerce kilometre mesafeyi katederek bu eksiklikleri, kayıpları tamamlamak durumundasınız. Aradaki büyük mesafe, baskının zulmün devamlı olarak kurulamadığını, derinleşemediğini, yaygınlaşamadığını gösterir. Bitişik sömürgelerde ise mesafe çok küçüktür veya bazen de hiç mesafe yoktur. Mesafenin az olması veya hiç olmaması hem baskının, zulmün devamlı olmasını hem de derinleşmesini, yaygınlaşmasını sağlar.

Bağdat’tan kalkan bir savaş uçağı yarım saate varmadan Kürdistan’ı bombalamaya başlayabilir. Kaldı ki Irak ordusunun ikinci büyük karargâhı da Musul’dadır yani Kürdistan’ın içindedir. Mesafenin kısa olması veya hiç olmaması baskının, zulmün derin, yaygın olmasını getiriyor.

Büyük Britanya’nın, Fransa’nın, Portekiz’in vs. sömürgelerini nasıl yönettiklerini biliyoruz. Hiçbir emperyal güç sömürgesinde sistematik olarak zehirli gaz kullanamamıştır. Buna niyet etse bile uluslararası baskılardan, eleştirilerden, suçlamalardan kınamalardan çekinerek, bu niyetlerini gerçekleştirememiştir ama Saddam Hüseyin sistematik bir şekilde Kürdlere zehirli gaz kullanabilmiştir. Saddam Hüseyin rejiminin Kürdlere karşı zehirli gaz kullanmasının doruk noktası 16 Mart 1988’dir, Halepçe’de gerçekleşen Kürd soykırımıdır.

16 Mart 1988 günü, 6 binden fazla Kürd zehirli gazlardan bir çırpıda boğulup gitmiştir. Ama Saddam Hüseyin Kürdlere zehirli gazları 1983’ten beri kullanmaktadır. “En zehirli gaz hangisidir” deneyleri hep Kürd köylerinde ve cezaevlerindeki Kürd mahkumlar üzerinde yapılmıştır. 1983-88 arasında bu deneylerde yok edilen Kürdlerin sayısı 6 bini falan çok aşmaktadır ama bu soykırım zamana ve mekâna yayıldığı için, basında hiç yer almadığı için kamuoyunun bilincine çarpmamıştır.

Burada Birleşmiş Milletler’in sözü edilen genel kurul kararına tekrar dönmek gerekir. Bu karar, baskı, zulüm altındaki halkların, sömürgelerin özgürlüklerine kavuşturulması kararıydı. Bitişik sömürgelerde baskının, zulmün daha yoğun, daha yaygın olduğunu vurgulamaya çalışıyoruz. Birlemiş Milletler ise bu konuda “devletlerin toprak bütünlüğü” diyerek bu zulme, baskıya arka çıkıyor. Birleşmiş Milletler’in çok açık bir şekilde ortada duran çifte standardını, bu tutumunu eleştirmek önemli olmalıdır.

Saddam Hüseyin rejimini Kürdlere soykırım yapmada rahat kılan unsur nedir? Saddam Hüseyin’in bu süreçte neden bir endişesi yoktur?

Bu da, bitişik sömürge olma yanında, Kürdistan’ın konumunu, farklı bir durumunu gündeme getirmektedir.

Halepçe soykırımına karşı dünyanın hiçbir yerinde bir tepki, protesto gelişmedi. Ne Londra’da ne Paris’te ne Washington’da ne Moskova’da ne Roma’da ne Berlin’de bir protesto eylemi gerçekleşmedi. Hatta her yıl 6 Ağustos’ta ve 9 Ağustos’ta Hiroşima ve Nagazaki kurbanlarını anan Japonya’da bile bir tepki gelişmedi. Bu duyarsızlığın üzerinde durmak gerekiyor.

Halepçe’de Kürd soykırımının yaşandığı dönemde, İslam Konferansı Kuveyt’te toplantı halindeydi. Halepçe’de Kürd soykırımı 16 Mart’ta meydana geldi. İslam Konferansı 18 Mart’ta toplandı. 1988’de İslam Konferansı’na üye devletlerin sayısı 53’tü, bugün 57.

İslam Konferansı sırasında Halepçe’de yaşanan soykırım hiç gündeme gelmedi, konuşulmadı. İslam Konferansı’nın sonuç bildirisinde de bu konuya hiç değinilmedi.

O günlerde Bulgaristan hükümeti, orada yaşayan Türklerin isimlerini değiştirmeye dönük bir program uyguluyordu. Bulgar hükümeti Türklere şunu söylüyordu: eğer Bulgar isimleri alırsanız, Bulgaristan Komünist Partisi’nde, Bulgaristan devlet bürokrasisinde görev alırsınız. Bu görevlerde hızla yükselirsiniz. Eğer Türk isimleriyle devam ederseniz, günlük yaşamda sıkıntılarla karşılaşabilirsiniz. Bulgaristan’daki isim değiştirme operasyonlarından dolayı, Türkiye’de devlet ve hükümet tarafından, sivil toplum kurumları tarafından büyük tepkiler verildiği, protestolar geliştirildiği biliniyor. İşte İslam Konferansı Sonuç Bildirgesi’nde bu tutumundan dolayı Bulgaristan’ı eleştiriyor. Benzer nedenlerden dolayı Batı Trakya Türkleriyle ilgili politikadan dolayı Yunanistan da eleştiriliyor. Ama Kürdistan’da bir soykırım gerçekleşmiş, İslam Konferansı’nın buna hiçbir tepkisi yok. İşte Saddam Hüseyin’i rahat kılan bu durumdur. Saddam Hüseyin rejimi Kürdlere soykırım gerçekleştirdiği zaman İslam Konferansı tarafından da, Batı dünyası tarafından da sosyalist, komünist dünya tarafından da kendisine bir eleştiri, kınama, suçlama gelmeyeceğini bilmektedir. Bu, Kürdistan’ın bölünmesiyle, parçalanmasıyla paylaşılmasıyla çok yakından ilgili bir durumdur. Bu, Kürdleri dostsuz bırakmış, düşmanlarının sayısını ise çoğaltmıştır.

Yukarıda, Halepçe’de gerçekleşen Kürd soykırımından sonra dünyanın hiçbir yerinde bir tepkinin gelişmediği vurgulanmıştı. Irak’ı, daha sonra Irak’ı destekleyen Türkiye’yi, İran’ı, Suriye’yi, büyük güçler ABD’yi ve Sovyetler Birliği’ni gücendirmemek için Kürdistan’da yaşana vahşet bilmezlikten, görmezlikten duymazlıktan geliniyordu. Bütün bunlara rağmen İsrail’de, Tel Aviv’de bu soykırımı protesto eden bir miting, yürüyüş olduğunu vurgulamak gerekir. Yahudiler ve İsrailli Kürtler, Saddam Hüseyin rejimini protesto eden etkinlikler gerçekleştirmişlerdir.

Şunu da belirtmek gerekir. Halepçe’deki Kürt soykırımının gerçekleştiği günlerde, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün lideri Yaser Arafat Washington’daydı. ABD’li bir gazeteci Yaser Arafat’a soruyor: “Saddam Hüseyin Kürdlere zehirli gaz kullandı, bir çırpıda 6 binin üzerinde Kürd zehirli gazlarla boğuldu. Bu konuda görüşünüz nedir?” Yaser Arafat’ın cevabı şudur: “Saddam Hüseyin onlara gül mü atsaydı?”[1]

Bu, “ezilen halkların omuz omuza mücadelesi” çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir ilişkidir. “Omuz omuza mücadele “ nin, Kürdler söz konusu olduğu zaman amacından nasıl saptığını gösteriyor.

 

[1] Burada, Arapların Kürdler/Kürdistan konusunu nasıl algıladığı noktasında, bir olgusal ilişkiyi gündeme getirme gereğini duyuyorum.

Nusaybin’den kalkıp Suudi Arabistan’a giden, orada inşaatlarda çalışan Kürdler var. Riyad’da çalışıyorlar. Bunlar arasında Sait isimli bir arkadaş da var. O’nun anlatımları. Sait, dindar bir Kürd. Her Cuma muhakkak camiye gidiyor. Sait şunları  anlatıyor. “ Her Cuma camiye gidiyordum. Arap imamın hutbesini dikkatle dinliyordum. Arap imam hutbesinde, İndonezya’dan Fas’a kadar bütün  Müslüman halkların, onların ülkelerinin ve devletlerinin isimlerinin sayıyor ve onlar için dua ediyordu. Arap imam her Cuma günü hutbesinde, böyle bir dua bölümü vardı.

Arap imam, İndonezya’dan Fas’a kadar bütün Müslüman halkların işimlerini, onların ülkelerinin ve devletlerinin isimlerini sayıyor, onlar için dua ediyordu. Arap imamın bu hutbelerinin iyice dinliyordum. Dikkat ettim, Kürdlerden, Kürdistan’dan hiç söz etmiyordu. Duada, Kürdlerin, Kürdistan’ın hiç adı geçmiyordu. Arap imamın hutbelerinin birkaç hafta daha dinledim. Aynı tutumun sürdürüldüğünü anladım. Nihayet bir Cuma namazı çıkışında hocayla bir konuşmam oldu.

-Hocam, Cuma hutbelerinde, İndonezya’dan Fas’kadar bütün Müslüman halklarının, isimlerini, bu halkların ülkelerinin, devletlerinin işimlerini sayıyorsunun onlara dua ediyorsunuz, ama, bizim ülkemizden, bizim halkımızdan hiç söz etmiyorsununuz.

-Siz kimsiniz, ülkeniz neresidir?

-Biz Kürdüz, ülkemiz Kürdistan…

-Kim onlar, nerede yaşıyorlar?

-Ne demek, kim onlar, nerede yaşıyorlar, henüz iki  ay kadar önce, Halepçe’de, halkımız zehirli gazlarla boğuldu. Çoluk-çocuk  kadın-erkek, yaşlı-genç binlerce insanımız, soykırımla yok edildi…

Bu konuşmanın sonrasını Sait şöyle anlatıyor: Bu konuşma üzerine, Arap imama bana, şöyle dedi: Sen onlar hakkında bir yazı yaz, ben onları, nerde yaşadıklarını vs. öğreneyim, bundan sonraki hutbelerde onlar için de dua edeyim….

Kürdler, Kürdistan hakkında, bir sayfa kadar yazı yazdım. Bir Cuma namazında, camiye girerken bu yazıyı İmama verdim.  Arap imam, o gün hutbesinde, yine İndonezya’dan Fas’a kadar, bütün Müslüman halkların, onların ülkelerinin devletlerinin adını saydı, sonunda “ve diğerlerinin” diye bir ilave yapıtı. Ama yine Kürd, Kürdistan adlarını anmadı.

Bu, Suudi Arabistan’da, Arap halkının Kürdleri, Kürdistan’ı ne kadar dışladığı ile ilgili çarpıci bir örnektir. Burada soru şu olmalıdır: İsrail’de yaşayan halkların,  Kürdlerden, Kürdistan’da, Kürdlerin Yaşadıklarından  haberi var da Suudi Arabistan’da Arapların, Arap imamların neden yok?  Sait’in daha sonraki yaşamında bakmak gerekir.

Sait, 1990’ların başlarında, bir Kurban Bayramı’nda Riyad’dan Nusaybin’e gelir. Bir sabah, bayram  arefesinde, çocuklarına bayramlık almak  evinde dışarıya çıkar. Çarşıya-pazara gidecektir. Evinden sokağa çıkar çıkmaz, ensesine yediği bir kurşunla katledilir.  Sait’i katleden Hizbullah da Nusaybinlidir, belki,  çocukluklarında, Sait’in   sokak arkadaşıdır.

Sait, Riyad’daki  işçiliği sırasında şunu da anlatırdı:  Kaldığımız barakalarda, gerilla için her ay düzenli olarak para toplardık. Barakalardaki Arap görevliler bunu bilirlerdi. Ama buna ses çıkarmazlardı.

 

*****

Uluslararası Barışı Kurma Çabaları, Kürdler/Kürdistan II-İsmail Beşikçi

 

İkiz Sözleşmeler

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1966’da, iki sözleşme kabul etmiştir. Bunlar, ‘”Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi” ve  “Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi”dir. Her iki sözleşme de  3 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Her iki uluslararası Sözleşmenin birinci maddeleri ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkı'yla ilgilidir. “Tüm halkların kendi geleceklerini belirleme hakları vardır. Bu haktan ötürü siyasal statülerini özgürce saptayarak, ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini özgürce gözetebilirler.” Böylece, Birleşmiş, Milletler, ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkıkonusunda, yukarıda da ifade edilmiş  12 Ocak 1952 tarihli ve 523  (VI) sayılı kararına dönmüş olmaktadır.

Birleşmiş Milletler’in,  21 Aralık 1952 Tarihli ve 626 (VII) sayılı genel kurul kararı da,halkların kendi doğal kaynakları üzerindeki denetim hakkıyla ilgilidir.

Türkiye, İkiz sözleşmeleri 11.8.2003 tarihinde onaylamıştır. Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin, 27. Maddesine, Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Sözleşmesinin 13. maddesinin, 3. ve 4. bentlerine çekince koyarak onaylamıştır.

Kosova’nın Bağımsızlığı: BM’nin 1514 Sayılı Kararının, 4,6,7. Maddelerine Tekzip

Yugoslavya, 1980’lerin sonlarından itibaren dağılma sürecine girmiştir. 1990’larda bu süreç hızlanmıştır. Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Makedonya,  Karadağ, Yugoslavya’dan ayrılıp kendi bağımsız devletlerini kurmuşlardır. Yugoslavya’dan ayrılıp kurulan bağımsız devletlerden biri de Kosova’dır.

Kosova Balkanlar’da, bir milyon 824 bin nüfuslu bir devlettir. Kosova iki defa bağımsızlık ilan etmiştir. Birincisi Eylül 1991’dedir. Bunun gerek Yugoslavya’da, gerek Avrupa’da ciddi bir etkisi olmamıştır. Gölge devlet kurarak ve sivil itaatsizlik eylemlerini yükselterek Sırplara karşı mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Sırpların Arnavutlara kaşı geliştirdikleri çok yoğun insan hakları ihlallerinden dolayı,  1999’da, Nato birlikleri Kosova’da konuşlanmış, Sırbistan’ı, Belgrad’ı bombalamaya başlamıştır. 

Bu bombardıman sonucu, Sırpların, Kosova üzerindeki baskısı etkisiz kılınmıştır. Bunu üzerine Kosova, 2008’de tekrar bağımsızlık ilan etmiştir. Bunu, ABD, Birleşik Krallık, Fransa, Almanya gibi devletler tanımıştır. Ama, ülkesinde benzer ulusal sorunlar olan, İspanya, Azerbaycan, Rusya, gibi bazı devletler tanımamıştır. Türkiye, Kosova’yı Müslüman ülke olmasından, Balkanlar siyasetinden, Nato’yla ilişkilerinden dolayı tanımıştır.

Türkiye’nin, Kosova, Filistin, Kıbrıs siyasetinin, evrensel ilkeler ve uluslararası ilişkiler açısından, çifte standart oluşturduğu bilinmektedir.

Kosova bağımsızlık ilan edince, Yugoslavya (Sırbistan) Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na şikayette bulundu. 14 Aralık 1960 tarihli ve 1514 sayılı BM Genel Kurul Kararı’nın, 4.,6.,7 maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürdü. Bu maddelere dayanarak toprak bütünlüğünün korunmasını istiyordu. BM Genel Kurulu, Yugoslavya’nın başvurusu üzerine, Uluslararası Lahey Adalet Divanı’ndan  görüş istedi. Lahey Adalet Divanı, 2010’da aldığı bir kararla, dörde karşı on oyla Kosova’nın bağımsızlığını kabul etti.  Çetin Çeko’nun, Kosova ve Kürdistan  yazısı, bu bakımdan önemlidir. Kosova-Kürdistan karşılaştırmaları, zihin açıcıdır, aydınlatıcıdır. ( kürdistan-post eu, 21 Ocak  2013)

Kürdistan Sömürge Bile Değildir

Yukarıda Kürdistan sömürge olarak değerlendirilmişti. Aslında Kürdistan sömürge bile değildir. Sömürge bir statüdür. Kürdistan’ın bir statüsü yoktur. Alt-sömürge kavramı Kürdistan’ı daha iyi tanımlayabilir.

Kürdistan’ı klasik sömürgelerden ayıran çok önemli iki fark vardır. Bu farklardan biri sınırlar konusunda ortaya çıkar. Sömürgeler, sömürge ülkeler, sınırları önceden belirlenmiş ülkelerdir. Kenya, Tanzayna, Zambia, Zimbabwe vs. Büyük Britanya'nın sömürgeleridir denildiği zaman şu anlaşılır: Kenya, Tanzanya, Zambia, Zimbabwe gibi ülkeler vardır, bunlar, sınırları önceden belirlenmiş ülkelerdir. Buraları Büyük Britanya, kendi çıkarları doğrultusunda yönetmektedir.

Bu sınırlar nasıl oluşmuştur? Buna da bakmak gerekir. Belçika, Hollanda, İspanya, Portekiz, Fransa, Büyük Britanya, 16. yüzyılın sonlarından itibaren Afrika’da geniş topraklar elde etmeye, bu toprakları sömürgeleştirmeye başlamışlardır. 19. yüzyıl sonlarında bu devletlere Almanya ve İtalya da katılmıştır. Bu devletler arasında 1885’te bir toplantı yapıldı. 1884’te başlayan toplantılar 1885’te sonuçlandı. Afrika’da sömürgeler bu şekilde paylaşılmış oldu. Buna Berlin Senedi deniyor. 1960’lardan sonra Afrika’daki sömürgeler bu sınırlarla bağımsız oldular. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Afrika’da sadece iki bağımsız devlet vardır: Liberya ve Habeşistan. Bugün 57 bağımsız devlet var.

Bu sınırlarda değişiklik 1993’te Eritre’nin Habeşistan’dan (Etiyopya) ayrılıp kendi bağımsız devletini kurmasıyla oldu. İkinci değişiklik de 2011’de Güney Sudan’ın Sudan’dan ayrılmasıyla oldu

Kürdistan’da ise sınırlar vs. yoktur. Kürdler, Kürdistan bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış, her parçası da bir egemen güç tarafından ilhak edilmiş. Kürd adı, Kürdistan adı vs. yok.

Sömürge bir statüdür. Alt düzeyde de olsa bir statüdür. Büyük Britanya’nın sömürgesi Uganda; Fransa’nın sömürgesi Gana; Portekiz’in sömürgesi Angola vs. denir. Kürdistan’da böyle bir durum yoktur.

Kürdistan’ı klasik sömürgelerden ayıran ikinci özellik şudur: emperyal sömürgeci güçler, sömürgelerinde sonsuza kadar kalacak değillerdir. Emperyal güçler sömürgelerini ekonomik bakımdan güçlendirdiği, onlara yol-yordam öğrettiği, onları kendi kendilerini yönetebilir bir hale getirdiği zaman onlara bağımsızlık verecektir. Kürdistan’da ise böyle bir durum yoktur. Kürdler, Kürdistan sonsuza kadar Kürdleri Kürdistan’ı bölen parçalayan paylaşan devletlerin egemenliğinde , yönetiminde kalacaktır.

1920’lerde Kürdistan’ı paylaşan devletler, Türkiye, İran Büyük Britanya ve Fransa’dır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Büyük Britanya Irak mandasına (sömürgesine) bağımsızlık verirken Güney Kürdistan’ı da Irak’a devretmiştir. Fransa da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Suriye’ye bağımsızlık verirken, Kürdistana Rojava’yı Suriye’ye devretmiştir. Bu sanki özel hukuktaki miras hakkının devredilmesi gibidir.

Afrika’da dört yerde silahlı mücadele ile bağısızlık kazanılmıştır. 1954-61 Cezayir, 1970’lerin ortalarında Portekiz sömürgeleri Gine Bisseau, Angola, Mozambik, iki yıl kadar süren savaşlar sonrasında bağımsızlık kazanmışlardır. 1990’larda Eritre, 2010’larda Güney Sudan silahlı mücadeleler sonunda bağımsızlık kazanmışlardır.

Kürdistan’da ise bir sınırın çizilmemiş olması, dikkatlerden uzak tutulmamalıdır.

Güney Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Mele Mustafa Barzani ile Irak Devrim Komuta Konseyi Başkan Yardımcısı (Başbakan) Saddam Hüseyin arasında 11 Mart 1970’te bir anlaşma yapılmıştı. Bu Kürdistan’a özerklik getiren bir analaşmaydı. Bu anlaşmanın önemli bir maddesi de Kerkük’le ilgiliydi. Kerkük, üç yıl içinde yapılacak bir nüfus sayımı sonunda Kürdistan’a veya Bağdat’taki merkezi yönetime bağlanacaktı. Sayım sonunda Kerkük’te Kürt nüfus fazla çıkarsa Kürdistan’a, Arap nüfus fazla çıkarsa Bağdat’a bağlanacaktı. Bu sayım yapılmadı, savaş tekrar başladı. Bu sayımın yapılmamasının nedeni, çok büyük bir olasılıkla Kürd nüfusun fazla çıkacağıydı. Irak, bu şekilde bir resmi bilgiye sahip olmamak için bu sayımı yapmadı. Bu sayım sonunda Güney Kürdistan’ın sınırları çizilmiş olacaktı. Bu gerçekleşemedi. Bunun gerçekleşmemesinde, Türkiye’nin, İran’ın, Suriye’nin, ABD’nin ve Sovyetler Birliği’nin Saddam Hüseyin’e destekleri de etkili oldu.

2005 tarihli Irak Anayasasıyla, Hewlêr, Süleymaniye ve Duhok’ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi kuruldu. Ama Kürdistan’dan koparılan alanlar da vardı.  Kerkük, Hanekin, Şengal vs. Kürdistan’dan koparılmış alanlardı. Anayasa’nın 140. maddesi yine bu alanlarda sayım yapılmasını, sorunun bu şekilde çözülmesini istiyordu. Ama 140. Maddenin gerekleri yaşama geçmedi. Bağdat’taki hükümet bunu uygulamamak için her türlü önlemi almıştı. Bu ancak IŞİD’in 2014 Haziranında Musul’u ve Kürdistan’dan koparılmış bazı alanları ele geçirmesiyle fiili olarak çözüldü.

IŞİD’in Musul’u ele geçirmesiyle Irak ordusu Musul’dan çekildi, Kerkük’ten de çekildi. Irak ordusunun Kerkük’ten çekilmesiyle peşmerge, boşalan alanları kısa zamanda denetim altına aldı. Peşmerge, Kürdistan’dan koparılan alanları da kısa zaman içerisinde denetim altına aldı. Bugün Güney Kürdistan toprakları % 97-98 oranında peşmergenin denetimi altındadır. Sınır fiili olarak böyle çizildi.

Anti-Kürd Dünya Nizamı

1920’lerde Milletler Cemiyeti döneminde, Yakındoğu’da, Ortadoğu’da, dünyada anti-Kürd bir nizam kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler döneminde de bu anti-Kürd nizam sürdürüldü.

Her iki uluslararası kurum da uluslararası barışı kurma amacıyla kurulmuştu. Ama Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması uluslararası barışı kurma anlayışına ters bir durumdu

1920’lerde dünya nizamını belirleyen güçler, Büyük Britanya, Fransa gibi emperyal güçlerdi. Dünyada anti-Kürd nizamı belirleyen güçler de bunlardı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraysa bu devletlere ABD, Sovyetler Birliği, Çin, Almanya gibi devletler de katıldı.

Küçük devletlerin de anti-Kürd nizamın gereklerine göre hareket ettikleri açık bir gerçektir. Cezayir’in Kenya’nın gündeme getirilmesi bu çerçevede gereklidir kanısındayım.

6 Mart 1975 Cezayir Anlaşması

Güney Kürdistan’da Kürdlerle Irak devleti arasında savaş sürüyordu. 11 Mart 1970’de Mele Mustafa Barzani ile Saddam Hüseyin arasında özerklik anlaşması yapılmış fakat Saddam Hüseyin anlaşmanın Kerkük’le ilgili maddelerinin gereklerini yerine getirmemişti. Öbür maddeler de sağlıklı bir şekilde yaşama geçmiyordu.

Kürdlere kısıtlı yardımlar İran üzerinden geliyordu. Bu daha çok ABD’nin yardımlarıydı. Kürdlere yardımın ulaştırılabileceği başka bir kapı yoktu. Kürdlerin, Kürdistan’ın etrafının, Kürdlere hasım güçlerle çevrili olduğu açıktır. Bu konuda örneğin Filistin’in konumuyla Kürdistan’ın konumu çok farklıdır.

Savaş sürerken 6 Mart 1975’te Cezayir’de İran-Irak arasında bir anlaşma yapıldı. Anlaşmaya Saddam Hüseyin ve Şah Rıza Pehlevi imza koydu. Bu anlaşmayla Irak Şatt-ül Arap’ta İran’a bazı imtiyazlar veriyordu. İran da bunun karşılığında Kürdlere yapılan yardımlar konusunda İran yolunu kapatıyordu. Bu anlaşmanın Kürdlere büyük bir darbe vurduğu, Güney Kürdistan’da bir bozgun yarattığı açıktır.

Bu anlaşmanın, Türkiye’nin de gözlemciliğinde Cezayir’de yapılmış olması, dikkate değer bir durumdur. O sırada Cezayir devlet başkanı Huari Bumedyen’di (1932-1978).

Cezayir Fransa’ya karşı 1954-61 arasında ulusal kurtuluş mücadelesi yapmıştı. Cezayir bu mücadele sonucunda kurulan bir devletti.

Kürdler de ulusal kurtuluş mücadelesi yapıyorlardı. Kürdlerin ulusal kurtuluş mücadelesi çok daha zor koşullarda sürüyordu. Kürdler etrafı hep hasım güçlerle çevrili bir alanda mücadele yürütüyorlardı. Kürdlerin bu mücadelesini Cezayir’in daha iyi anlaması beklenirdi. Huari Bumedyen, Ahmed Bin Bella (1916-2012) Cezayir ulusal kurtuluş hareketinin liderleriydi. Ama Cezayir, Kürdleri, Kürdistan’ı baskı altında tutan iki devleti barıştırıp, Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin boğulmasını sağladı. Bu anlaşmanın yapılması sürecinde, Türkiye’nin gözlemciliğini de dikkatlerden uzak tutmamak gerekir. Halbuki Cezayir “Biz bu kirli işte yokuz. Kürdlerin de güneşin altında bir yeri olmalıdır” diyebilirdi. Bu sözü, Arap liderlerden sadece Libya lideri Muammer Kaddafi (1942-2011) söyledi.

15 Şubat 1999, Abdullah Öcalan’ın Kenya’da Türk İstihbaratına Teslim edilmesi

Ulusal kurtuluş mücadelesi yürüten bir halk, bir ülke de Kenya idi. Kenya, Jomo Kenyatta (1889-1978) liderliğinde Büyük Britanya’ya karşı mücadele yürütmüş, bağımsızlık kazanmıştı.

Abdullah Öcalan, 15 Şubat 1999’da, Kenya’da, Yunan Büyükelçiliği’nde ABD’nin de yardımıyla yakalanıp Türk istihbaratına teslim edildi. Kürdler de ulusal kurtuluş mücadelesi yapıyorlardı. Kenya’nın da, Yunanistan’ın da Kürdleri anlaması, böyle kirli bir işe meydan vermemesi beklenirdi. Ama böyle olmadı.

1960’larda, 70’lerde Afrika’daki ulusal kurtuluş mücadeleleri mazlum halklar tarafından dikkatle izlenirdi. Jomo Kenyatta adı, Julius Nyerere (1922-1999) Tanzanya, Amilcar Cabral (1924-1973) Gine Bissau, Agustino Neto (1922-1979) Angola, Samora Machel (1933-1986) Mozambik, Kwame Nkrumah (1909-1972) Gana, Leopold Senghor (1906-2001) Senegal, Patrice Lumumba (1925-961) Zaire, Nelson Mandela (1918-2013) Güney Afrika… gibi ulusal kurtuluşçu liderlerle birlikte anılırdı.

13 Temmuz 1989 Viyana, Qasımlo’nun Katledilmesi

İran Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Qasımlo (1930-1989) ve iki arkadaşı 13 Temmuz 1989’da Viyana’da bir evde katledildiler. Katliamı İranlı Pasdaranlar gerçekleştirdi. İran Kürdistan Demokrat Partisi başkanı Qasımlo İran hükümetiyle Kürd, Kürdistan konusunda görüşmeler yapıyordu. İran hükümeti bu görüşmelerin gizli yapılmasını, basına yansımamasını istiyordu. Kasımlo da bu görüşmeleri partisine bile duyurmadan gizlice yürütüyordu. Partiden birkaç kişi bu görüşmelerden haberdardı.

13 Temmuz’da Viyana’da bir evde yine görüşmeler yapılacaktı. İran’dan diplomat kılığında gönderilen Pasdaranlar görüşme için masaya otururu oturmaz Kasımlo’yu ve iki arkadaşını katlettiler. Katliamı gerçekleştirenler çok kısa zamanda evi, Viyana’yı, Avusturya’yı terk ederek İran’a vardılar. Viyana polisi, Viyana savcılığı bu katliamla ilgili bir soruşturma başlatmadı.

Kasımlo’nun eşi Helena Krulich, bu katliamla ilgili olarak Avusturya hükümetinin ceza davası açması için çok çaba harcadı. Alman, Fransız, İtalyan, ABD, İngiliz devlet ve hükümet yöneticileriyle görüşerek, Avusturya’nın bu katliamla ilgili dava açması için çok çaba sarfetti fakat böyle bir dava açılmadı. Dava açılmamasının esas nedeni Avusturya’nın İran ile ticari ve diplomatik ilişkilerinin bozulacağı endişesiydi. Avusturya şöyle diyordu: “Dava açarsak İran’la ticari ilişkilerimiz bozulur, diplomatik ilişkilerimiz zedelenir, İran’ı gücendirmiş oluruz”

Ama Avusturya Kürdlerin güceneceğini hiç dikkate almıyordu. Kürdlerin Birleşmiş Milletler, İslam Konferansı gibi uluslararası kuruluşlarda zaten bir temsilcisi vs. yoktu. Avusturya’ya soru soracak kişileri, kurumları yoktu.

Bu, Kürdlerin Kürdistan’ın bölünmesinin, parçalanmasının, paylaşılmasının Kürdleri dostsuz bıraktığının, hasımlarını ise güçlendirdiğinin bir göstergesidir.

Kürd/Kürdistan Araştırmaları

Türkiye’de 1990’ların sonları, 2000’lerin başlarına kadar Kürd/Kürdistan konusunda sağlıklı araştırmalar, incelemeler yapılamıyordu. Kürdlerden, Kürdistan’dan söz edenler çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalıyorlardı. Dış ülkelerde de Kürdlerle, Kürdistan’la ilgili haberler sağlıklı bir şekilde verilemiyordu. Kürdlerle, Kürdistan’la ilgili incelemelerde, romanların basımında, dağıtımında sorunlar oluyordu. Bunun nedeni de “Türkiye gücenmesin, İran, Irak, Suriye gücenmesin”di.

Sovyetler Biriliği’nde Eliyê Abdurrahman Muradov, 1942 yılında “Şer li Çiya” isimli bir roman hazırlamıştı. Bu romanda Kürdlerin Ağrı direnişindeki yiğitlikleri dile getiriliyordu. Ama Sovyetler Birliği Türkiye gücenmesin diye bu romanın basımına izin vermedi. Bu roman 1989’dan sonra, Sovyetler Birliği tasfiye edildikten sonra yayımlanabildi[1] Bu durum, ulusların kendi geleceklerini tayin ilkesinin Kürdler Kürdistan söz konusu olduğu zaman içeriğinden nasıl boşaltıldığını, bu temel ilkenin amacından nasıl uzaklaştırılıp çarpıtıldığını açıkça gösteriyor.

Burada Ağrı direnişine katılan, baskı, takip sonucu Sovyetler Birliği’ne sığınan Ermeni Ardeşir Muradyan’ın ve üç Kürdün başına neler geldiğinin incelenmesi de önemlidir. Sovyetler Birliği’nde 1929’da Kızıl Kürdistan’ın tasfiyesiyle Ağrı direnişinin bastırılmasının aynı tarihlere rastladığına dikkat edilmesi de önemlidir.

Yakındoğu’da, Ortadoğu’da Kürdistan’ın Konumu

Ortadoğu’nun önemli bir sorunu da Filistin sorunudur. Fakat Filistinli Arapların Ortadoğu’daki konumlarıyla Kürdlerin, Kürdistan’ın konumu arasında büyük bir fark vardır.

Filistin’in Ortadoğu’da tek düşmanı vardır, o da İsrail’dir. Filistin’in etrafındaki bütün Arap devletleri, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan ve geriye kalan 17 Arap devleti de Filistin’e dost devletlerdir. Bunun dışında, bütün Müslüman devletler, Filistin’e şu veya bu şekilde dosttur. Kendilerini maddi ve manevi olarak Filistin’e yardım  etmekle görevli sayarlar. Filistin’le dayanışma içindedirler.

22 üyeden oluşan Arap birliği, 57 üyeden oluşan İslam Konferansı, Filistin’e dost örgütlerdir. Filistin, İslam Konferansı’nda ve Arap Birliği’nde gözlemci üyedir.

Kürdlerin/Kürdistan’ın durumu böyle değildir. Kürdistan’ın etrafı Kürdistan’a,Kürdlere hasım güçlerce çevrilmiştir. Kürdler, adeta bir cehennem içinde ulusal kurtuluş mücadelesi yapmaktadırlar. Kürdlerin/Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması, Kürdleri dostsuz bırakmış, düşmanlarının sayısını arttırmıştır. Herhangi bir devletin veya uluslararası bir örgütün, Kürdleri desteklemesi, insani açıdan bile desteklemesi mümkün değildir. Türkiye, İran, Irak, Suriye, zaten Kürdler, Kürdistan’ı müştereken kendi devlet çıkarları doğrultusunda yöneten devletlerdir. ABD, Sovyetler Birliği /Rusya Federasyonu, Birleşik Krallık, Fransa, Almanya, Mısır, Cezayir gibi devletler, Türkiye gücenmesin, İran gücenmesin, Irak gücenmesin, Suriye gücenmesin… diye, Kürdlere, Kürdistan’a hep uzak kalmışladır. Bunlar, Yakındoğu’da ve Ortadoğu’da, Kürdlerin, Kürdistan’ın konumlarının çok farklı olduklarını açıkça ortaya koymaktadır.

“Kardeşlik:  Bengladeş  Bağımsız Devlet Olmayı Nasıl Başardı?

Yukarıda Halepçe’deki Kürd soykırımında İslam Konferansı’nın nasıl duyarsız bir tutum sergilediğine dikkat çekilmiştir. Bu çerçevede, Müslüman Bengal halkının Müslüman Pakistan yönetiminden haklarını ve özgürlüklerini nasıl aldığı irdelenmesi gereken bir konudur.

Hindistan 1947’de bağımsızlık kazandı. Birleşik Krallık’ın (Büyük Britanya) Hindistan’dan çekilmesiyle Güney Asya’da iki devlet ortaya çıktı: Hindistan, Pakistan. Büyük Britanya’nın Hindistan’dan çekilmesi sürecinde Müslüman liderler, örneğin  İkbal (1873-1938), Cinnah, (1876-1948) Hint kurtuluş hareketi yöneticilerine Hintlilerle birlikte yaşayamayacaklarını, Müslüman halkın dilinin ve kültürünün çok farklı olduğunu vurguladılar. Gandi  (1869-1948) ile Nehru (1889-1964) ile tartışmalar yaptılar.

Sonunda Hindistan’la birlikte Pakistan da bağımsız bir devlet olarak ortaya çıktı. O zaman Pakistan iki parçalıydı. Bugünkü Pakistan’a Batı Pakistan deniyordu. Doğu Pakistan Bengal halkının yaşadığı bir ülkeydi. Batı Pakistan’la Doğu Pakistan arasında 1200 km. kadar mesafe vardı. Bengal ülkesi de iki parçalıydı. Batı Bengal’e de Doğu Pakistan deniyordu. Burada Müslüman Bengaller yaşıyordu.Doğu Bengal Hindistan’ın bir eyaletiydi. Burada Hündu Bengaller yaşıyordu. Her iki Bengal’de de resmi dil Bengalce’dir. Bugün de Doğu Bengal Hindistan’ın büyük eyaletlerinden biri. Başkenti Kalküta olan eyalet… Ganj Nehri’ nin Umman Okyanusu’na döküldüğü alan. Hindistan’da federal bir yönetim var.

Pakistan ayrı bir devlet olarak kurulur kurulmaz Müslüman Bengal halkı Pakistan yönetiminden haklarını, özgürlüklerini istemeye başladı. O dönemde Müslüman Pakistan yönetimi Bengal halkının taleplerinin İslam kardeşliği anlayışına aykırı olduğunu vurguluyordu.  “Biz kardeşiz, İslam kardeşiyiz” diyordu. İslam’da kavmiyet gütmek yasaktır diyordu. Bengal halkı da “Asıl sizin bize karşı yürüttüğünüz politika İslam’a aykırıdır. Haklarımızı, özgürlüklerimizi gasp ediyorsunuz. Bengal dilini yasaklıyorsunuz. Çocuklarımızı Urdu diline asimile etmeye çalıyorsunuz. İslam’a aykırı olan temel durum budur” diyordu. Bengal halkı, Pakistan yöneticilerine, “biz kardeş değiliz, siz bize düşmanlık yapıyorsunuz…” diyordu.

Pakistan’da 1950’ler, 1960’lar Eyüp Han 1891-1967) dönemi,  Yahya Han (1917-1980)  dönemi böyle geçti. Müslüman Bengal halkı Müslüman Pakistan yönetiminin Bengal’e uyguladığı politikaları esas İslam’a aykırı olan budur diye eleştirdi, kabul etmedi.

1970’lerde Bengal halkının mücadelesinde bir yükselme oldu. Bengal vatanı konusunda çok yoğun ve yaygın bir bilinç gelişti. 1971 baharında seçim yapıldı. Mucibürrahman  (1920-1975) liderliğindeki Müslüman Avami Birliği Partisi seçimlerde büyük başarı kazandı. Bengal halkı kendi kendini yönetim ve kendi geleceğini tayin anlayışı çerçevesinde kendi milletvekillerini seçmişti ama Yahya Han yönetimi bu seçimleri kabul etmedi. Bengal parlamentosunun toplanmasına engel oldu. Bengal parlamentosu toplanamadan dağıldı. Bunun üzerine Pakistan yönetimine karşı silahlı mücadele başladı. Ama bu süre zarfında Pakistan yönetimi Bengal’de devlet terörünü yaygınlaştırdı ve tırmandırdı. 300 bine yakın kayıp var. Pakistan ordusu Bengal’de katliamlar yaptı. Mücadelede Bengal halkının şöyle bir avantajı vardı. Hindistan sürece müdahale etti. Hint ordusu Bengal topraklarına girdi. Pakistan birliklerini esir aldı. 1971 sonunda bağımsızlık bu yolla elde edildi. Bangladeş Hindistan, ABD, Sovyetler Birliği, İngiltere gibi devletler tarafından tanındı. Bağımsızlık elde edildikten sonra Hint ordusu Bangladeş’ten çekildi. O dönemde Hindistan başbakanı İndra Gandhi idi.( 1917-1984)

Şöyle bir değerlendirme yapılabilir. İslam kardeşliği anlayışı Kürtleri çok kandırıyor. Kürdler de bu slogana çok kanıyor ama Müslüman Bengal halkı bu slogana kanmamış. Haklarını, özgürlüklerini kazanmak için yoğun bir çaba içine girmiş. İbrahim Sediyani’nin Kürtleri Kandıran ama Bengal Halkını Kandıramayan İslam Kardeşliği yazısı bu bakımdan değerlidir. Azadi inisiyatifinden Kadir Amaç’ın da bu görüşü dile getiren yazıları vardır.

Bengal halkının mücadelesinin Türkiye Cumhuriyeti tarafından nasıl algılandığına da bakmak gerekir. Türkiye bu mücadele sırasında her zaman Pakistan devleti tarafında yer almıştır. Müslüman Bengal halkına hiçbir zaman destek vermedi. Bengal halkının haklı mücadelesini yürütenler “eşkıyalar, sergerdeler, haydutlar” olarak değerlendiriliyordu. Türk devleti Bangladeş’i, Pakistan Bangladeş’i tanıdıktan sonra tanıdı. 1975’te İslam Konferansı toplantısında…

Türk siyasal düşüncesinde bir görüş var “Türkiye, Türk halkı bütün mazlum uluslara, ulusal kurtuluşları yönünde önderlik etmiştir. Onlara, ulusal kurtuluşları yolunda ilham vermiştir” Türkiye’nin Bengal halkının mücadelesine karşı tutumu dikkate alındığında bu görüş hemen çürüyor. 1954-1962 Cezayir ulusal kurtuluş mücadelesi sürecinde de Türkiye her zaman Fransa’nın yanında yer almıştır. Cezayir ulusal kurtuluş mücadelesine hiçbir zaman destek vermemiştir.

Bugün Barış ve Demokrasi Partisi, PKK, BASK, İRA sürecinin, Güney Afrika’daki sürecin nasıl geliştiğini inceliyor. Kendisine bir yol bulmaya çalışıyor. Bu incelemeler değerli olabilir. Bunlar Kürd mücadelesine ışık tutabilir ama Kürt mücadelesine ışık tutabilecek esas eylem, esas örnek Pakistan-Bengal örneğidir.

 

[1]bkz: Ahmet Önal, Kürdistan Ulusal kurtuluş Mücadelesinde Ağrı Dönemi (1926-1931),www.alayekiti.com, 25. 12. 2015.

 

********

 

Uluslararası Barışı Kurma Çabaları, Kürdler/Kürdistan III-İsmail Beşikçi

 

1920’ler Günümüze Nasıl Yansıyor ?

Bugün, Kürdlerin, Yakındoğu’daki, Ortadoğu’daki nüfusu 50 milyonun üzerindedir. Ama, uluslararası ilişkiler söz konusu olduğu  zaman, Kürdlerin/Kürdistan’ın bir statüye sahip olmadıkları hemen görülmektedir. Halbuki dünyada nüfusları binlerle ifade edilen halklar devlet sahibidir.

Nüfusları yalnızca  binlerle  ifade edilen halklar bile devlet sahibi olurken, nüfusu 50 milyondan fazla olan Kürdlerin bir statüye, bir kimliğe sahip  olmaması dikkatle irdelenmesi gereken bir durumdur.

Halbuki bugün dünyada bütün halklar, dünya uluslar ailesinin eşit bir üyesi olmak için çaba harcamaktadırlar. Kürdler/Kürdistan ise, dünya uluslar ailesinin eşit bir üyesi olmaması bir tarafa, bu ailenin bir üyesi bile değildir.

Bugün dünyada 212 devlet vardır. Bu devletlerden 193’ü Birleşmiş Milletler’in de üyesidir. 2012 Londra Olimpiyatlarına 204 ülke  katılmıştır.

Bu devletlerden bazılarının nüfuslarına dikkat çekmekte yarar vardır.  28 üyeli Avrupa Birliği’nde, Luxemburg, Malta, Kıbrıs, yarımşar milyon nüfusa sahiptir. Örneğin, Kıbrıs’ta, Rumlar artı Türkler, bir milyon etmemektedir.

Avrupa Birliği’nde, Slovenya, Slovakya, Estonya, Letonya, Litvanya, iki-üç milyon nüfusa sahip devletlerdir. Bu devletler, Avrupa Birliği’ne üye olmanın dışında, Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Birleşmiş Milletler gibi örgütlerin de üyeleridir. Avrupa Birliği’nde, sadece, Almanya, Fransa, Birleşik Krallık, İtalya, İspanya,  Kürdlerin toplam nüfusundan fazla nüfusa sahip devletlerdir. Belki, Polonya’nın nüfusu Kürdlerin nüfusu kadar vardır. Geriye kalan 22 Avrupa Birliği devletlerinin nüfusları Kürdlerin toplam nüfusundan çok çok küçüktür.

Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanan, Makedonya, Karadağ, Kosova gibi devletlerin nüfusları da çok çok küçüktür.

47 üyeli Avrupa Konseyi’nde, Andorra, San Marino, Monako, Liechtenstein gibi devletlerin nüfusları 30-40 bin arasında değişmektedir. Bu devletlerin ülke genişlikleri de çok küçüktür. Belki, Kürdistan’ın bir köyünün, bir beldesinin genişliği kadardır.

57 üyeli İslam Konferansı’nda Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkelerinin, Cibuti gibi devletlerin, nüfusları bir milyonun altındadır.

Birleşmiş Milletler’in üye sayısı 193'tür. Bunların, belki 40’dan fazlasının nüfusu bir milyonun altındadır. Büyük Okyanus’ta, Avustralya ile Yeni Zelanda arasında, Tavulu, Nauru, Vanuatu, Kiribati gibi devletler vardır. Atlası açtığımız zaman bu devletlerin yerini bulmakta güçlük çekilir. Bu devletlerden Tavulu ve Nauru’nun nüfusları onbinin bile altındadır.

Bu kadar küçük nüfuslu halklar, devlet olurken, Yakındoğu’da ve Ortadoğu’da, toplam nüfusları 50 milyonun üzerinde olan Kürdlerin, herhangi bir statüye sahip olmamaları,  geçiştirilecek bir konu değildir. Bu, tarihsel bir gelişim içinde  irdelenmesi gereken bir konudur. Bu, anti-Kürd dünya nizamına işaret etmektedir.

Evet, Yakındoğu’da ve Ortadoğu’da, 1920’lerden beri, anti-Kürd bir nizam hüküm sürmektedir. Bu nizamın bilincine varmak önemlidir. Kürdlerin, Kürdistan’ın bölündüğünün, parçalandığının paylaşıldığının bilincine varmak çok önemli olmalıdır.

Kürdlere statü vermeyen  bu statükonun, neden ısrarla sürüp gitmesinin istendiği konusu üzerinde dikkatle durulmalıdır. Bu konuda tarih bilincinin, toplum bilincinin gelişmesi  çok büyük bir gerekliliktir.

Bu arada, Kürd nüfusu üzerinde de durmak gerekir. Nüfus konusunda söylenmesi gereken en önemli söz, Kürdlerin nüfusunun hiçbir yerde, ne Irak’ta, ne İran’da ne Türkiye’de, ne Suriye’de, ne Kafkaslar’da  (Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan)  sağlıklı bir şekilde sayılmadığıdır. Örneğin, 11 Mart 1970’de Mele Mustafa Barzani ile Saddam Hüseyin arasında Kürdistan’a otonomi anlaşması yapılmıştı. Bu anlaşmanın önemli bir maddesi de Kerkük üzerineydi. Üç yıl içinde  Kerkük’te nüfus sayımı yapılacak, sayım sonucuna göre, Kerkük, Kürd bölgesine veya Bağdat’a bağlanacaktı.  O sayım yapılmadı. Türkiye, İran, Suriye, Sovyetler Birliği, ABD bu konuda, Saddam Hüseyin’i destekliyorlardı. Savaş tekrar başladı. Sayımın yapılmamasının esas nedeni, sayım sonucunda Kürd nüfusunun fazla çıkacağı endişesiydi.  Bağdat, Saddam Hüseyin, böyle resmi bir bilgiye sahip olmak istemiyordu. Ondan sonra, Saddam Hüseyin rejimi,Kerkük’ün nüfus yapısını bozmak için  Kürdleri Güney Irak’a, çöllere sürgün etmiş, Arapları da Kürdlerden boşalan alanlara yerleştirmiştir. Baas’ın bu politikası esasında, 1960’lardan itibaren uygulanmaya başlamıştır.

2005 tarihli Irak anayasasının 140. maddesi, Kürdistan’dan koparılmış alanlar üzerinde nüfus sayımı yapılmasını hükme bağlamıştır. Sayım sonucuna göre, bu bölgeler, Bağdad’a veya Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne bağlanacaktır. Bu sayım da Kürdlerin bütün ısrarlarına rağmen yapılmamıştır.

Zaaflardan Arınmak

1920’ler, Kürdlerin/Kürdistan’ın  bölünmesi, parçalanması, paylaşılması… Bu, Kürdlerin, Kürdistan’ın üçüncü paylaşımıdır. Bu, Kürdlerdeki bir zaafa işaret eder. Kürdlere hasım güçler, bu zaaftan yararlanarak onları bölüyor, parçalıyor ve onları, kendi devlet çıkarları doğrultusunda yönetiyor. O zaman, bu zaaflardan arınmak önemli olmalıdır.

Bölünme, parçalanma, Kürdlere, Kürdistan’a büyük yıkım getirmiştir. Bu sadece coğrafi bir bölünme değildir. Aşiretler, aileler bölünmüştür, aynı aile içinde kardeşler bölünmüştür.

Bölünmenin, parçalanmanın, paylaşılmanın en önemli etkisi, siyasal partilerde, örgütlerde kendini göstermektedir. Bu bölünme, siyasal partileri, örgütleri, Kürdlerin, Kürdistan’ın genel çıkarlarından uzaklaştırmaktadır. Güney Kürdistan’daki siyasal partileri bu açıdan değerlendirmekte yarar vardır. Bu siyasal partilerin bir kısmı İran’ın çıkarlarını, bir kısmı Türkiye’nin çıkarlarını, bir kısmı Suriye’nin çıkarlarını ön plana koymaktadır. Örneğin referandum, bağımsızlık söz konusu olduğunda, Kürdlerin/Kürdistan’ın genel çıkarları adına bağımsızlığın Kürdler için, Kürdistan için iyi olmadığı söylenmektedir. Bu, İran’ın, Suriye’nin, Türkiye’nin devlet çıkarlarını ön plana koyan bir anlayıştır.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi Kürdistan başkanı Mesut Barzani’nin, referandum ve bağımsız Kürdistan girişimine İran karşı durmaktadır. İran’a göre, bağımsız Kürdistan girişimi Kürdler için iyi değildir. Goran, YNK, PKK bu girişime karşı oldukları için onlar iyi Kürdlerdir. KDP ve bağımsız Kürdistan’ı, referandumu savunanlar ise, kötü Kürdlerdir. İran’a göre, referandum yapılmasını isteyenler, Bağımsız Kürdistan’ı savunanlar, Kürdlerin/Kürdistan’ın çıkarlarını savunmuyorlar, Kürdlere/Kürdistan’a hasım olan güçlerin çıkarlarını savunuyorlar.

Burada, dikkate değer bir anlayış var. Farslar, Araplar, Türkler kendi devletlerini kurmuşlar. Fars, Arap, Türk çıkarlarını savunmak için, korumak, kollamak, geliştirmek için, her önlemi alıyorlar. Ama, Kürdler devlet isteyince bu, kötü oluyor. İran’ın böyle söylemesi doğal, ama Kürdlerin de bu söyleme katılması iyi değil.

Bugün PKK/PYD, Şengal’de kanton, Kerkük’de özyönetim kurma çabaları içindedir. Bu, Kürdistan topraklarını Kürdistan’dan koparıp  Irak’a bağlama çabasıdır. Kürdistan’ın genel çıkarlarına çok aykırı olduğu açıktır.

PYD’nin, Kürdistana Rojava’da güç sahibi olması önemlidir. Güneybatı Kürdistan’da ilan edilen ‘verimli hilal’e egemen olunması dikkatle izlenen bir süreçtir. Düşünelim ki, Suriye’nin kuzeyindeki  ‘verimli hilal’ zaten Kürd bölgesiydi. Baas Partisi, 1960’larda, Cumhurbaşkanı  Nurettin Attas  (1930-1992) ve daha sonra  Hafız Esad (1930-2000) dönemlerinde ‘Verimli Hilal’in bazı bölgelerinden, Kürdler koparılarak, Güney Suriye’ye çöllere sürgün edilmiş, Kürdlerden boşaltılan alanlara, Arap aileler yerleştirilmişti. Güneybatı Kürdistan’da, Cumhurbaşkanı Nurettin Attas ve Hafız Esad dönemlerinde, Kürd toplumuna, nüfus yapısına çok büyük, kapsamlı, derin müdahaleler olmuştur.Bu bakımdan PYD’nin ‘Verimli Hilal’de, Kürdlüğü tekrar güçlendirmesi, Grê Spî’yi, Afrin’le birleştirmesi önemlidir.

Bu çerçevede, PYD’nin, Cumhurbaşkanı Beşar Esad’la belirli bir ilişki geliştirmesi de anlaşılabilir. Ama, Güneybatı Kürdistan’da tek güç olması, PYD’li olmayan Kürdlere baskı uygulaması, onları Kürdistan’ı terke zorlaması, kabul edilemez. PYD, Beşar Esad yönetimiyle ilişlerine mesafe koymadığı, Beşar Esad yönetiminden bağımsızlaşmadığı sürece Güneybatı Kürdistan’ın, Kürdistan’ın bir parçası olarak kalması mümkün değildir.

Yüksek Kürd Bilinci

15-16 yıl öncesine kadar, Kürdistan’ı, Kürdleri müşterek olarak denetleyen devletler arasında sıkı bir işbirliği vardı.  Örneğin sık sık “Irak’a Komşu Devletler Toplantısı” yapılırdı. Türkiye’nin öncülüğünde yapılan bu toplantılara Türkiye, Irak, İran, Suriye, Kuveyt, Suudi Arabistan… katılırdı. Bu toplantılarda, “Kürdlerin sesini soluğunu nasıl keseriz?” konusu konuşulurdu. Bu toplantılarda, Kürdlerin başına lanetli çoraplar geçirilmeye çalışılırdı.

Bugün, Kürdistan’ı denetleyen bu devletler arasında, sıkı bir işbirliği olamıyor. Kürd dinamiği bu işbirliğinin kurulmasını engelliyor. Bu, Kürdlere/Kürdistan’a  bu cehennem içinde soluk alabilecekleri bir pencere açıyor.

Böyle bir durumda, Kürdler, siyasal ve toplumsal koşullara göre, herhangi bir parçada, bu devletlerden biriyle bir ilişki geliştirebilir. Burada dikkat edilmesi gereken esas ilişki, bu ilişkilerin öbür Kürdlere, Kürd örgütlerine, Kürd siyasal partilerine mümkün olduğu kadar zarar vermemeye çalışmak olmalıdır. Bu, Kürdistan’ın, Kürdlerin genel çıkarlarını ön plana çıkarıp örgütsel çıkarları geri plana itmeyi gerektirir. Bu, yüksek Kürd/Kürdistan bilincinin oluşmasıyla ilgili bir sorundur.

Suriye’de PYD’nin ilişkilerine bu açıdan bakmakta yarar vardır.  PYD’nin, Suriye’de, Beşar Esad yönetimiyle  ilişki içine girmesini anlamak mümkündür. Ama bu ilişki, Güneybatı Kürdistan’da, öbür Kürdlere, Kürd örgütlerine, Kürd siyasal partilerine zarar verici bir düzeyde olmamalıdır.

Bugün PYD, Güneybatı Kürdistan’da başlıca iki güçle savaşmaktadır. Birincisi İŞİD’dir. Elbette savaşılması gereken bir güçtür. PYD ikinci olarak da, Kürd/Kürdistan hakları, özgürlükleri için mücadele eden Kürdlerle savaşmaktadır. İşte bu, Beşar Esad adına Kürdlerle savaşmak anlamına gelmektedir. Çünkü bu örgütler, siyasal patiler, Kürd/Kürdistan hakları ve özgürlükleri için Beşar Esad rejimiyle mücadele etmektedirler. Beşar Esad rejiminin, Baas rejiminin ise, Kürdler için Kürdistan için büyük bir tehdit oluşturduğu çok açıktır.

PYD  (Demokratik Birlik Patisi)  Demokratik sözcüğü patinin sadece adında var. Düşüncesi, tavrı, davranışı anti-demokratik. ‘Kürdistana Rojava’da sadece ben olacağım, Başkaları, ancak bana bağlı olursa olabilir’, tutumu anti-demokratik. ‘Demokratik’ sözü sık sık kullanılarak, her ifadenin başına ‘demokratik’ sözü getirilerek demokratik olunur mu? Çoğulculuk olmadan, ifade özgürlüğü olmadan demokratik olunur mu?

Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin, KDP’nin, Türkiye ile ilişkileri de gündeme getirilebilir. Bu ilişkileri, “Kürdistan Bölgesel Yönetimi, KDP, Kuzey Kürdistan’da, Silopi, Cizre, Sur gibi alanlarda katliam yapan Türk yönetimiyle, ilişki geliştiriyor…” şeklinde değerlendirmek doğru değildir.

Güney Kürdistan’dan Yumurtalık’a, Akdeniz’e ulaşan petrol, doğal gaz boru hatlarının çalışır durumda olması çok önemlidir. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin, Türkiye ile ticari ilişkiler geliştirmesinin bir sakıncası yoktur. Bu ilişkileri sadece ‘Türkiye’nin kazancı’ şeklinde değerlendirmek doğru değildir. Bu ilişkilerde, her iki tarafın da çıkarı, kazancı vardır. Ayrıca bu Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin, Batı’ya, dünyaya açılan önemli bir penceresidir. Bu açıdan boru hatlarına saldırmak, patlatmak, ticari ilişkileri engellemek yanlıştır. Bunlar, Kürdlerin çok aleyhinde olan süreçlerdir.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin, Türkiye ile ticari ilişkiler geliştirmesi doğrudur. Ama, askeri ilişkiler kurmaktan, mümkün olduğu kadar uzak durulmalıdır.

Kuzey Kürdistan’da, hükümetin, baskıya şiddete dayalı politikaları ise, zaman zaman Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından eleştirilmekte, barışa işaret edilmektedir.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni, KDP’yi, referandum girişiminden dolayı, bağımsızlık girişiminden dolayı eleştirmek, suçlamak doğru değildir.

“Devlet istemiyoruz, devlet geriliktir” demek yanlıştır. Bu, İran’ın, Irak’ın, Suriye’nin, Türkiye’nin, yani, Kürdistan’ı müştereken denetim altında tutan devletlerin, devlet çıkarlarını savunmak anlamına gelir.

Hatırlayalım: 20 sene öncesine kadar, Kürd devleti olasılığı konuşulmaya başlanır başlanmaz, şöyle denirdi: “Bağımsız Kürdistan’ı Türkiye istemez, karşı çıkar, bağımsız Kürdistan’a Irak karşı çıkar, engeller. İran, Suriye, bağımsız Kürd  devletini, Kürdistan’ı istemez, karşı çıkar…” Bu bakımdan, “devlet istemiyoruz, demek, devlet gericiliktir…” demek, bu devlet politikalarını tekrar üretmek anlamına gelir.

1990’ların ortalarında, Başbakan Tansu Çiller,  “bir çakıl taşı bile vermeyiz” derdi. “Zaten istemiyoruz ki” demek çözüm müdür? Ortak vatan anlayışı çözüm müdür? Ortak vatan’ın, Cizre’de, Silopi’de, Sur’da, Silvan’da , Nusaybin’de… nasıl  yaşandığı  meydanda.  Benzer yıkımlar, Çorum, Yozgat, Çankırı, Kastamonu, Balıkesir, Manisa vs. çevresinde yaşanıyor mu?

Bu noktada, şu konu üzerinde de durmakta yarar vardır:  “Ulus devlet bitti, sınırlar kalkıyor” demek, Kürdleri oyalamak,  kandırmaktır.  “Ulus devlet bitti, sınırlar kalkıyor” sloganı, Kürdleri kandırmak, oyalamak için üretilmiş bir slogandır.

Filistinli Arapların, bağımsız devlet olmak için nasıl yoğun bir çaba içinde oldukları, bütün dünyanın bu çabayı desteklediği yakından bilinmektedir. Bu çabayı destekleyenler arasında, “devlet istemiyoruz, devlet kötülüktür…” diyenlerin de olması dikkate değer. Bu arada şunu da belirtmekte yarar vardır:  “Devlet istemiyoruz, devlet kötülüktür…”  diyenler, bunu sadece muhtemel Kürd devleti için söylemektedirler. Türk, Fars devletlerine, Irak, Suriye gibi  Arap  devletlerine herhangi bir sözleri yoktur.

Avrupa Birliği gibi örgütlere, her devlet, kendi devlet kimliğini koruyarak giriyor. Senin ise bir kimliğin bile yok. Dünya uluslar ailesinin bir üyesi bile değilsin… Önce, sınırları belli bir ülkeye, bir devlete sahip olursun, sonra, anlaşabildiğin bazı devletlerle ortaklık kurarsın… Sonra da ortak olduğun  devletler sınırlarını ne kadar kaldırıyorsa sen de o kadar kaldırırsın. Hiçbir sınıra, kimliğe, devlete sahip olmadan, “sınırlar zaten kalkıyor”, demek, kendini bilmemektir, bir ironidir.

Bu konuda geleceği de düşünmek gerekir. İleride, Kürd çocukları, babalarını, dedelerini, eleştirebilirler, suçlayabilirler. "Bütün dünyada, devleti olmayan  halklar  devlet olmak  için çaba harcarken, siz neden bağımsız Kürdistan’a karşı oldunuz? Neden, İran’ın, Irak’ın, Suriye’nin, Türkiye’nin devlet çıkarlarının korudunuz, kolladınız? Filistinli Arapların bağımsız devlet kurmalarını savundunuz, ama  Kürd devletine, Kürdistan’a karşı oldunuz… neden…?”

Bütün bu ilişkiler, tarih bilinciyle, toplum bilinciyle yakından ilgilidir. Kürdlerin/Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması konusunda bilince ulaşanlar, Kürdlerin, Türkler, Araplar ve Farslar arasındaki olumsuz konumlarının bilincine varanlar, birbirlerine taviz vererek,  güç oluşturarak bu sorunu aşmaya çalışırlar.

Kürdlerin birbirlerine taviz vermesi, sonuçta, Kürdleri, Kürdistan’ı büyütür. Bu, örgütsel çıkarları geri plana itip  Kürdistan’ın, Kürdlerin genel çıkarlarını savunma yolunu açar. Ama, birbirlerine taviz vermeyip örgütsel çıkarları ön plana koyanlar, Kürdlerin genel çıkarları budur diyenler, sonuçta, devlete taviz vermiş olur. Bu da çoğu zaman onur kırıcı olur, Kürdlerin, Kürdistan’ın genel çıkarlarına aykırı düşer. Yüksek Kürd bilincine ulaşmak, bu bakımdan çok önemlidir.

İŞİD’den Sonraki Durum

14 Haziran 2014’de, İŞİD Musul’u ele geçirdi. Irak ordusu, İŞİD ile hiç savaşa girmeden Musul’dan çekildi.  Irak ordusunun bütün silahları  İŞİD’in eline geçti. Düşünelim ki, Irak ordusunun Bağdat’tan sonraki  ikinci  büyük  karargahı Musul’daydı.  ABD, 2011 sonunda, Irak’tan çekilirken, Irak ordusuna milyarlarca dolarlık yatırım yapmıştı. Tanklar, zırhlılar, toplar, mayınlar, bütün savaş araç-gereçleri, silah depoları, İŞİD’in eline geçti.

İŞİD, Ağustos 2014 başlarında Şengal’i işgal etti. Şengal, Kürdistan’dan koparılmış alanlardan biriydi. Ve Irak hükümetinin, devletinin koruması altındaydı. Fakat, Irak, Şengal’i korumadı. Kürdistan Bölgesel Yönetimi, bunun üzerine, Şengal’e koruma birliği gönderdi.Irak hükümeti, devleti, Şengal’i korumadığı gibi peşmergeye yeteri kadar silah da vermedi.  İŞİD’in Şengal’e saldırısı sırasında, ilk günlerde, peşmerge, panikleyerek geri çekildi. Şengal’de büyük bir dram yaşandı. Binlerce Êzidî erkek öldürüldü, binlerce, Êzidî kadın, çocuk esir alındı, köle pazarlarında satışa çıkarıldı.  Çok yoğun, yaygın tecavüz olayları yaşandı.

O günlerde, PYD’nin savaşa müdahalesi, pek çok Êzidî’nin kurtarılmasını sağladı. PYD’nin  Şengal Dağı’na doğru açtığı koridor Êzidîler için kurtuluş oldu.

İŞİD, Şengal’den başka, Kürdistan’dan koparılmış öbür alanlarda da işgale yöneldi. Kerkük’ü, Hewler’i, Haneqin’i tehdit etmeye başladı. Ama peşmerge kısa zamanda toparlandı. İŞİD’i işgal ettiği bütün alanlardan  çıkardı. Bugün, Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Güney Kürdistan’ı,  %  96-97 oranında denetim altına almıştır. İŞİD, artık Güney Kürdistan’da, Kürdler için tehdit değildir. İŞİD’in artık saldırı gücü kalmamıştır.

İŞİD’in Musul’u işgaliyle birlikte, Irak ordusunun savaşmadan, Musul’dan çekildiği belirtilmişti. Irak ordusu, Musul’dan çekildiği gibi Kerkük’ten de çekildi. Irak ordusu, Kerkük’ten çekilir çekilmez peşmerge, Kerkük’te hızlı bir şekilde, konumlandı, denetim sağladı. Bugün, Kerkük, tamamen peşmergenin denetimi altındadır.

Böylece, 2005 tarihli Irak Anayasası’nın 140. maddesi fiili olarak yaşama geçmiş oldu. Irak devleti, hükümeti, 2005 tarihinden beri, Kürdlerin bütün istemlerine, uyarılarına rağmen, 140. Maddenin yaşama geçmesini sistematik olarak engelliyordu. Şengal’i Kürdistan’a katmak, artık Kürdistan Bölgesel Yönetimi için önemli bir görevdir.

Burada, vurgulanması gereken çok önemli bir konu da şudur: İŞİD, gerek Güney Kürdistan’da, Başur’da, gerek  Güneybatı Kürdistan’da, Kürdistana Rojava’da, daha çok Kürdlere saldırmaktadır. Gerek Irak’ta, gerek Suriye’de İŞİD’le kararlı bir şekilde savaşanlar da sadece Kürdleridir. Koalisyon  güçlerinin hava saldırılarının bu konuda Kürdlere büyük destek olduğu açıktır.

Ama, kısa zamanda anlaşılmıştır ki, İŞİD, sadece Kürdler için tehdit değildir. İŞİD'in bütün dünya için tehdit olduğu da anlaşılmıştır. Bu çerçevede, İŞİD’le  Kürdlerin  kararlı bir şekilde savaşmaları, dünyada, Kürdlere olan ilgiyi de artırmıştır. Kürdlere, silah araç-gereç yardımı yapılması, Kürdlerin ağır silahlarla desteklenmesi bu ilişkiler ağında gündeme gelmiştir. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’yle diplomatik ilişkilerin gelişmesi yine bu süreçde ortaya çıkmıştır. Irak, Kürdlerin ağır silahlarla desteklenmesinden çok rahatsızdır. Buna rağmen, koalisyon  güçlerinin ve koalisyonda yer almayan birçok devletin  silah araç gereç yardımı, insani yardımları sürmektedir. İŞİD’in  Kürdlere böyle olumlu bir etkisinin olmasından söz etmek mümkündür.

İŞİD’le mücadelede gündeme gelen önemli bir konu da şehirlerde sürdürülen savaşlardır. Şehirlerin, kaleşnikof silahlarla korunamayacağı çok açıktır. Kaleşnikof silahlarla dağlarda savaş yürütülebilir. Ama, şehirlerde bu mümkün değildir.

Şehirlerdeki savaşın önemli bir yönü de, şehirlerin içinde insanlarla, o şehirde yaşayan insanlarla birlikte savunulması gerektiğidir. Savaş  planlarının, buna göre yapılması önemlidir. O şehirde yaşayan insanları mülteci kılmak,  göçlerin yaşanmasına meydan vermek, insanları, aileleri  çaresiz  bırakmak,  ekonominin çöküşüne yol açmak sakıncalıdır. Halbuki, o şehirde yaşayan ailelerin de bu süreci destekliyor olması önemlidir. Sivil itaatsizlik eylemlerinin geliştirilmesi dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. Göçlerin, çaresizliklerin yaşandığı bir yerde, bu sürecin geliştirilmesi de gittikçe zorlaşmaktadır…

Referandum-Bağımsızlık

Bugün, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde referandum hazırlıkları vardır. Referandum, bağımsızlığa giden yolu açması bakımından önemlidir. Kürdistan Bölgesel Yönetimi,  Kürdistan Başkanı Mesut Barzani bu süreçte etkin bir çalışma yürütmektedir. Başur’da, Bakur’da, Rojhilat da, Kürdistana Rojava’da,  Kafkaslar’da… bütün yurtsever Kürdler bu süreci dasteklemelidir.  Bunda  çok büyük yarar vardır.

Bu girişimler, Güney Kürdistan’da, bazı kişiler, örgütler, siyasal partiler tarafından eleştirilmekte, engellenmeye çalışılmaktadır. “Kürdistan Bölgesel Yönetimi, referanduma da, bağımsızlığa da hazır değil” denmektedir.  “Hazır değil…”  sözleri,  devletin çıkarlarını önceleyen, Kürdlerin  genel çıkarlarını geri plana iten bir anlayışı dile getiren bir söylemdir.

Kürdistan’ın, Kürdlerin, bölünmesi, parçalanması, paylaşılması Kürdlerde böyle bir durum yaratmıştır. Kürdistan’ın, Kürdlerin, genel çıkarları adına, hep, Kürdistan’ı, Kürdleri, müşterek olarak  denetleyen devletlerin çıkarları ön plana konuluyor.

Kürdler, soykırım yaşamış bir halk. Irak, 1980’lerdeki gücüne kavuşsa, Kürdler de silah araç-gereçleri bakımından zayıfsa, soykırım yine gündeme gelebilir. Bu konuyla ilgili olarak Irak tarafının bir yüzleşme yapmadığı biliniyor. Irak, kendini güçlü, Kürdleri zayıf hissettiği anda, ilk işi, yine soykırım planlamak olacaktır. Kürdlerin dünyadaki en büyük devletsiz halk olduğu da bilinmektedir. Bütün bunların, Kürdlerde bağımsız devlet bilinci yaratmaması çok şaşırtıcıdır. Bu bir zihin aşınmasıdır. Bu zihin aşınmasının temel nedeni, kanımca, tarih bilincine, toplum bilincine sahip olmamaktır. Bu, Kürdistan’ın, Kürdlerin, bölünmesinin, parçalanmasının, paylaşılmasının yarattığı bir durumdur. Bu durumun bilincine ulaşanlar, bunu aşmanın yollarını araştırmaya, kendilerini sorgulamaya, Kürdleri, sorgulamaya başlıyor.

Son yıllarda, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni, pek çok kişi  kurum temsilcisi, devlet temsilcisi konsoloslar, büyükelçiler, askeri temsilciler,  generaller ziyaret etmektedir. Bu kişiler, Kürdistan’ın bağımsızlığıyla ilgili olumlu görüşler açıklıyorlar. Bunları, yine, kişisel görüşler olarak algılamada yarar vardır. Kurumların, devletlerin temsilcileri, bağımsızlık konusunda, olumlu görüşler açıklayabilirler. Ama, iş artık fiiliyata döküldüğünde, kurumların, devletlerin görüşü olumlu olmayabilir. Bunları da akılda tutmak gerekir.

Önemli olan, Kürdlerin bu konuda kararlı olmalarıdır. Anti-Kürd dünya nizamının eleştirilmesi hiç ihmal edilmemelidir. Bugün, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde, yapılan diplomatik ve askeri görüşmelerde anti-Kürd dünya nizamının eleştirilmesi her zaman önemli olmalıdır. (Bu konularda, İbrahim Gürbüz’ün ‘Ortadoğu’nun Yeniden Şekillenmesi ve Kürdistan’ başlıklı yazı dizisine de bakılabilir. zernews, 29-31 Ocak 2016)

İsmail BEŞİKÇİ


yazdır
paylaş
yorumlar
yorum ekle
Google

Facebook Ziyaretçi Yorumları

    Sitemiz Ziyaretçi Yorumları

  • Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.
yorum ekle
İsminiz
:
E-Mailiniz
:
Yorumunuz ()
:
Güvenlik kodu
:
647899
Güvenlik kodu giriniz
: