M.Şükrü Gülmüş - M. Nureddin Yekta Söyleşi Haberi
Batman'ın En Büyük Şehir Portalı'na Hoş Geldiniz...
giris

Mela Nureddin YEKTA

Mela Nureddin YEKTA
yazdır
paylaş
yorumlar
 
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Eklenme Tarihi : 2015-06-05 - 03:15 - Bu yaziyi 532 kişi okudu.
Yazar: Mela Nureddin YEKTA
E-mail: mn.yekta@batmanliyiz.biz
Yazarın: Tüm Yazıları

M.Şükrü Gülmüş - M. Nureddin Yekta Söyleşi

Bottrop-Essen arası, taş patlasa 20 dakikalık yer. Essen’den Dortmund’a da trenle 20 dakika etti mi 40 dakika. Ben Essen’den trene binmeden M. Nureddîn Yekta (Seyda) dostuma her zaman telefon ederim. ‘Seyda ben yola çıktım’ derim. O hemen ‘Tamam Mamosta’ der ve beni Dortmund istasyonundan alır. Arabaya biner ve eve doğru gideriz.

 M.Şükrü Gülmüş - M. Nureddin Yekta Söyleşi
Bottrop-Essen arası, taş patlasa 20 dakikalık yer. Essen’den Dortmund’a da trenle 20 dakika etti mi 40 dakika. Ben Essen’den trene binmeden M. Nureddîn Yekta (Seyda) dostuma her zaman telefon ederim. ‘Seyda ben yola çıktım’ derim. O hemen ‘Tamam Mamosta’ der ve beni Dortmund istasyonundan alır. Arabaya biner ve eve doğru gideriz.

 

Tabi arabayı Seyda sürüyor. Burada ne at var ne eşek.
Sonra buranın Demir Atları (Taksi) Eşekleri (Bisiklet)’tir.
Seyda’nın Demir Atı, benim iki ayaklı eşeğim var.
Lakin bu aralar benimkinin tekeri patlak. Azo gibi yalpalaya yalpalaya gidiyor.
Sonra yeni öğrendim meğer trenlerde onun için de bilet almak gerekirmiş. Vala ben 18 yıldır biletsiz onu bindiriyordum trene. Yine de öyle yapacağım. Ceza keserlerse ‘Alın sizin olsun’ der yine de ne bilet keser ne ceza öderim. Neyse hele tekerini yapayım. Ama bu gidişle olacağı yok. Kışın da onu kela(yani ahır)dan çıkarmam. Gebersin şerefsiz….

Seydaya Giderken!
 
Dometes Kokusu ve Avuç Ayasına Yazılan

 

Seyda’nın evi kendisinin. Bundan önce de evine gelmiştim. Hatta diğerine de. Misafirhanesinin tamiratı daha yeni bitmiş. O işleriyle uğraşırken ben hemen bahçeye daldım. Birden bire bir ‘Vay babam vayyy….’ Çektim. Bir Vay balıklarına, bir vay da domates fidelerine. Bahçe havuzunda balıklar yüzüyordu. Hem de büyükçe. Keratalar beni fark edince derinlere daldılar. Onlar gidince ben de nazlı domateslerin yanına gittim.

 

Domateslerin yapraklarına dokundum. Benim için dünyanın en güzel kokusu bu domates yapraklarının kokusu. Hemen elimi sürdüm ve yüzüme gözüme götürdüm. Bir dal koparacaktım ama kıyamadım. Birde salatalık olsaydı. Bir de onları taze teze koparabilseydim; dünyalar benim olurdu. Ama bu yıl bu bölgede domates olmadı her nedense.

 

Neyse.. Belki onlar da olur birgün.
Havuz bana Arabı, domatesler köyümü anımsattı.
Araba güldüm. Köyüme hüzünlendim.
Seyda yanıma geldi.
‘Sen de bu domates kokusunu seviyorsun öyle mi Mamosta…’
‘Evet. Hem de çok…’
‘Ben de..’
‘Bak bu da bir benzer yanımız…’
Güldü. Ben zaten hep gülmüşüm yaa.. Benim hazır.
Gülüştük…

 

Seyda tahta kırıyor. Gril mangalını yakacak. Ben sedire geçtim. O esnada uzanıp yatmak istedi canım. Hava sıcak, bahçe temiz ve bu sıcaklarda buradan serin yer bulunmaz aslında. Seyda’nın dizim dizim çocukları geldi. Biri geliyor biri gidiyor. Ben hep onları şaşırıyorum. Ama Baran’ı çok iyi tanıyorum. Geri kalanları karıştırıyorum.

 

‘Sahi kaç çocuğun var Seyda?’ diyorum.
‘Ellerinden öperler. Bende çocuk çok…’
‘Biliyorum da.. Şunları bir numaralandırarak bir say hele. Ama o Memo’nun anlattığı meseleye benzemezsin?’
‘O neydi?’
‘Burda Memo diye bir tercuman arkadaş var. Bana birgün bir olay anlattı. Senin gibi bir geniş aile sahibi ile beraber avukata gidiyorlar. Avukat soruyor adama;
‘Kaç çocuğun var(*)’ diye. Adam da bir çocuğuyla beraber gelmiş. Sayıyor.. Bir Ali.. İki Veli.. üçççç beş derken.. diğerlerini unutuyor. O esnada yanındaki çocuğuna bir tokat atıyor. ‘De gerisini de sen say gevvad. Hani bana yardımcı olacaktın’ diye. Avukat hayret ediyor. Memo’ye soruyor?. ‘Sor bakalım. Neden tokatladı çocuğu?’ O da sorup yanıtını avukata söylüyor. ‘Adam çocuklarının sayısını unuttu. Çocuğundan yardım istiyor. Kötü niyetle vurmadı’ diye açıklıyor. Avukat hayret ediyor. Yani senin de o mesele olmasın. Sayıları unutursan ve Baran’ı döversen kabul etmem. Ona göre.

 

Biz yine gülüşüyoruz. Ve Seyda Aile numaralandırmasını yapıyor…

 

Benim en çok ilgimi çeken ise İngiltere’de ve Londra’da master yapan kızı. Bizim Solcu ve Devrimci takımının kafasında ‘imam’ denince kara sakallı/cahil ve softa bir adam hala şekilleniyor kafalarında. İmamlarımız çok değişti. Mele ve Molla yerine Seyda oldular. Türkçe/Almanca/İngilizce öğrendiler. Dünyanın yeni icadı internetle tanıştılar. Ama hala solcuların kafasında o ‘kara İmamlar’ var. Bence suç imamlarımızda değil, ilercici/Solcu ve devrimci geçinen GERİCİ KAFALAR’da çok ciddi sorun var.

 

İlericilik ve gericiliğin mizanı değişti.
Devrimci ve demokratlar gericileşti.
Sağcılar ve imamlar ilerici konuma geldi.

 

‘Mesela Seyda senin kaç çocuk lise ve yüksek tahsil yapıyor? Biraz da bana onlardan ve internet faaliyetlerinden bahset. Biz içerde artık gerilere gideriz.’

 

‘Mamosta şu anda 2 çocuğum Universiteyi bitirdi bunlardan biri bilgisayar mühendisi, diğeri yani kızım İngiltere’de master yapıyor, iki tane de şu an Universite okuyor, biri universite hazırlığında diğer ikisi Real’de (yani Lisede)

 


Akkova’dan Yekta’lığa geçiş…

 

Bahçede sohbet ederken dostum Mumtaz aradı, Seyda ile beraber gittik onu da aldık getidik. Bahçede üçlü turnikeli bir akşam sefasından sonra; yani yeme-içme ve geç saatlerin sohbetiyle ben kalıcı oldum. Diğer dostumuzu da yolculayıp Seyda ile geri geldik.

 

Yorgun ve argındım.
Misafirhanesinde yattım.
Her nedense böyle dinî bütün insanlarla karşılaşır ve kalınca rahmetli Sabri abimi hatırlarım. Okuyucularım bilir; benim ailemdeki çok yönlü düşünce yapısını. Babamın Nakşici, abimin Nurcu’luğu ve benim de Solcu’luğum. Sanırım bu ailede bir ben ve bu düşünce eksikti. Ben bu fikri aileye taşıdım. Taşıdım ama iki de kardeşimi bu fikre ikna ettim ve asil felaket bu Solcu’luğun bizim aileye girmesiyle oldu. Tabi burada ben ‘FELAKET’i tırnaklıyorum. Lakin ne kadar tırnaklasam da bizim için gerçek anlamıyla FELAKET’ti.

 

Solculuğumuz, devrimciliğimiz ve hatta Kürdlük ve Kürdçülüğümüz dışarıdan gelmeydi. Yabancıydı. Bize ve değerlerimize uzaktı. Sanki Burjuva partilerinin illegal birer uzuntılarıydılar. Bu bir gerçek ve bir itiraftır.

 

Yine böyle bir Müsülmani yerde. Hatta Nurcuların Diyarbakır Dershanelerinde yatıyordum. Sabah erkenden birisi kafama gelip dikildi. Hafifçe omuzumu oynatarak;

 

‘Aziz kardeşim… Aziz kardeşim kalk namaz vakti?’
Uyandım. Tuhaf tuhaf yüzüne baktım. Esgeçtim. Yine yattım. Bir daha geldi.
‘Aziz kardeşim kalkmayacak mısın? Bak vakit geçiyor. Herkes kalktı. Bir tek sen kaldın’ der demez. Yakasına yapıştım.
‘Bana bak ben Aziz falan değil, Şükrü’yüm. Ve beni rahat bırak tamam mı? Başlatma sana da namazına da…’ Yattım yine. Adamcağız neye uğradığını şaşırıyor. Bir Nurcu Mescidinde böyle bir adam ve böyle söz, böyle tavır. Hem yetkililere haber veriliyor. Sabri abim araya giriyor.

 

‘O benim kardeşim. Biz Ergani’ye gideceğiz. Gidecek başka yeri yoktu. Mecburen beraber getirdim.’ Durum böyle olunca_ tek söyledikleri şey;
‘Eh Sabri kardeş Allah islah etsin. Ama işin zor bu kardeşinle..’ diyorlar. Abim bu. Beni bilmez mi? Tüm aile, tüm sülale başıma yığılmış ama hiç biri etki edememişti. Bana tarikata, abi ocağa, kimi de muskaya, hacıya hocaya gidiyordu.

 

İçimden ‘neyse’ dedim. Seyda beni anlar. Uygun bir zamanda kaldırır.
Saat 10.00’a doğru uyandım. Yüzümü yıkadım. Kahvaltı hazırdı. Beraber kahvaltı yaptık ve ben ilaçtan önce sigaramı yaktım.

 

Hava güneşli. Baya güzel. Hava güneşli olunca; yüzler de güleç olur.

 

‘Hele Seyda bana şu YEKTA hikayesini anlat. Neden YEKTA? Neden soyadını Yekta yaptın?Yani şöyle biraz gerilere gidelim. Kim M. Nureddin YEKTA. Bu M’in açılışı Mele mi yoksa Muhammed mi?

 

‘Evet M= Muhammed’dir.’
‘Yani o yönüyle de seninle adaşız.’
‘Nasıl?’
‘E benim de Muhammed Şükrü Gülmüş’tür ya. Lakin nufüs müdürü Mehmet yazdı. Bana evde Miheme derlerdi.’
‘Öyle mi? Bilmiyordum….’

 

Seyda’nın gözleri buğulanıyor. Biraz derin nefes alıyor. Ta Almanya/Dortmun’dan gönlü yola çıkıp Muş’a doğru yol alıyor. Garibim türkü de bilmiyor. Yoksa bir derin avaz çekecekti.

 

Mamosta…
Ben Muş’un Yoncalıöz ( Xeybiya) köyündenim. Babamın adı Haci Sadullah. Anamın adı Hediye. Biz 5 kız, 8’i erkek 13 kişilik bir aileyiz. Esas Soyadımız Akova’dır. Köyümüze memur gelmiş babama da Akova (Deşta sipî) Soyadını vermişler, sebebini bilmiyorum. Babam eşinin vefatı münasebetiyle üç kez evlenmiş. Birinci hanımdan dört oğlan bir kız, ikincisinden üç oğlan dört kız, benim annemden de iki oğlan üç kız olmuştu ancak ben hariç annemden olan diğer 4 kardeşim küçükken öldüler, ölümlerini hayal meyal  hatırlıyorum. O nedenle de  rahmetlik annem bana hep sen bir tek fidanımsın anlamında “tu takî bi tenê yî” “tu Yekta yî”derdi. YEK (bir) TA (Tel) bilirsin Kürdçe YEKTA (Tektel) demektir. Yani tek, biricik anlamındadır. Bundan dolayı da Yekta ismi bana hep cazip gelmiştir.

 

Aslında benim adım da sizinki gibi kayıtta Mehmet Nurettin Akova idi. 1990 yılında mahkemeye başvurup tashih ettirdim.
‘Devlet bu isime itiraz etmedi mi?’
‘İtiraz ettiler tabi. Ama bunun Farsça olduğunu ve bu isimlerin daha önce verildiğini, hatta Anayasa başkanı YEKTA Güngör ÖZDEN’i de örnek verdim. Ve kabul edildi.’

 

‘Yani artık sen  Mehmet Nurettin Akova değilde Muhammed Nureddîn YEKTA oldun?’

‘Evet.’

 

Tekke ve Zaviyeler adı Altında Medrese Eğitimine Tırpan Vuruldu.

 

‘Peki gelelim senin medrese eğitim dönemine. Biraz buradan bahsedebilir misin? O zamanlar sizde de ayrışmalar var mıydı? Bildiğim ve hatırladığım kadarıyla; Nurcular, Kürdçüler ve belli ayrışmalar vardı. Sen hangi grup içerisinde yer alıyordun?’

 

Küçüklüğümden beri aldığım eğitim sayesindedirki ben cismim ile maneviyatımı ayırmadım. Bedenim Kürd, ruhum da islam olmuştur. Yani ben ne kürdlüğüm münasebetiyle islamı bıraktım ne de müslümanlığım sebebiyle kürdlüğümü!.. Bu sebeple ben o dönemlerde tabir edilen Kürdçüler ve Nurcular gruplarına girmedim ancak ben her iki grupla da diyaloğ kuruyordum. Ben hem Risalei Nur okurdum hem de kürd olduğumu haykırıyordum. Çünkü dinime göre, Kuran’ıma göre bir insan hem müslüman hem de kürd olabilirdi. Birinden birini terketmek ya da tercih etmek gerekmezdi.
Tabi o dönemlerde bu fikir çok garipsenirdi. Kürdçüler de Nurcularda kabul etmezdi, Nurcular kominist, kürdçüler de faşist derdi benim gibilere, ancak şimdi öyle değil, şimdi benim gibi düşünen onbinlerce okumuş insan var.
Nasıl bir arap ya da bir türk “ben müslümanım arabım ya da tüküm” diyebiliyorsa bir Kürd de bunu diyebilir dinen hiçbir sakıncası yok. Fakat maalesef uzun bir zamandır bir kürdün ben kürdüm demesini ırkçılık olarak lanse ettiler ve benim müslüman kürdüm bu ithamdan kurtulmak için kürdlük tarafını hep gizlemek zoruna kalmıştır.

 

Sevgili Mamosta eğer izin verirseniz burada bir anımı söylemek istiyorum.

 

Buyrun Seyda sizi dinliyorum

 

“Yıl 1971 yılının yazı idi, ben Muş’un bir köyünde okuyordum. O zaman medresenin en küçük talebesiydim. Seydamız büyük talebelere, onlar da biz küçüklere ders veriyorlardı. Bana Sasonlu Mela Cemil (Allah razı olsun) adında bir feqih ders veriyordu.
Birgün talebeler kürdçülük nurculuk meselesi için tartıştılar. O kürdçüler grubundaydı. Büyüklerin arasında benim bir akrabam da vardı. O da nurcular grubundaydı. Tartışma büyüyünce  özellikle de o akrabam ile Mela Cemil arasında, bir feqi “Seyda geldi” deyip kavganın önüne geçmişti. Feqiler iki gurp halinde her biri caminin bir köşesine çekildi. Ben de tek başıma bir köşeye geçtim. Mela Cemil bana seslenerek “feqiyê qicik (kücük talebe) sen neden bir grubun içine girmedin de yalnız oturuyorsun” dedi. Ben “Hocam bana göre bir insan hem kürd hem de müslüman hatta nurcu olabilir ben sizin kavganızın sebebini anlamıyorum” deyince, benim akrabam bana bağırmıştı, ve Mela Cemil de başını sallayarak “inan biz de niçin kavga ettiğimizi bilmiyoruz” demişti.”

 

‘Şu Saîdî Kurdî, Nursi ve Nur Küliyatına gelelim. Hala tartışılan güncel bir konu. Said’in Kürdlüğü ve Nurculuğu nerde başlar nerde biter? Bu konulara vakıf bir insan olarak hem bilgi alalım hem de sarih durumları senden dinleyelim?’

 

Ustad Seidê Kurdî ençok tartışılan konu ve şahsiyetlerden biridir. Müslüman ve Nurcu Türkler onun kürdlük tarafından hiç bahsetmezler. Hatta künyesini bile değiştirdiler. Molla Seid hiçbir zaman kendisine Seidî Nursî dememiştir, o her zaman ben Seîdê kurdiyim demiştir. Yazılarında, sohbetlerinde kullandığı kelime Seidi Kurdîdir, ancak Türkler Kurdî kelimesi yerine Nursiyi yerleştirdiler. Yani Nurslu Said, Nurs doğduğu köyün adıdır. Kendilerine Nur Cemaati diyen bazı gruplar onun eserlerini de değiştirdiler. Biz Kürdler kelimesini ya biz şarklılar ya da biz müslümanlar olarak değiştirdiler. Hatta Van’da bir universite açmak için İstanbul’a zamanın paşasından izin almak için gittiğinde;  sözlerinin sonunda “biz kürdüz aldanırız ama aldatmayız” cümlesini birçok eserde “yani biz müslümanız” demek istemiş diye not koyuyorlar. Kısacası müslüman türkler onun kürdlüğüne tahammül edemiyorlar, onun o tarafını görmezikten geliyorlar, solcu, ateist ve kominist kürdler de onun dindarlığını hazmedemiyorlar. Ustadın aleyhinde atıp tutmaları sadece inancına olan düşmanlıklarındandır yoksa hiç kimse Ustadın kürdlüğüne bir laf diyemez. O her zaman kürdlüğünü haykırmıştır. Bu konuda şüphesi olanlar Hutbeyi Şamiye’yi okusunlar.
Ustad Kürd haklarını savunanlardandır ancak o silahlı mücadeleye veya savaşa karşıdır, müslümanın müslümanla kavgasını tasvip etmez. Osmanlıyı sever ve savunur. Osmanlı dönemindeki hakları yeterli görür.
Bugün onu küçümseyenler Osmanlı döneminde kürdlerin haiz olduğu haklardan daha azını istiyorlar.  
 
‘Medrese eğitimiyle kadrolu imam olunmuyordu. Bunun için de İmam Hatip Mezunu veya diploması isteniyordu. Bunu nasıl çözdün?

 

Evet. Hatırladığım kadarıyla 1974 yılından sonra İmam-Hatip Mezunu olmayanların imam olma imkanı ortadan kalktı. Daha öncleri ilkokul diploması ve Kuran Kursu bitirme belgesi olanlar önce vekil imam, daha sonra asil imamlığa atanırlardı. 1974’ten sonra İmam-Hatip Diploması mecburî oldu.
Medresede okurken bunu biliyordum. O sebeple ortaokul ve lise kitaplarını da almıştım, medresede boş vaktim olduğunda veya bazen arasıra onlara da çalışıyordum. 1976 yılının yazında medrese bitti. Sonra askere gittim, askerden dönünceye kadar İmam-Hatip diplomasını da dışardan aldım. 29 Eylül 1978 günü boş altı kadro için toplam 41 kişi müracaat etmiştik. Musabaka imtihanı olacaktı. İmtihan başlayınca Muş müftüsü ve ordaki heyetten biri, birine yardım ettiler. Ben itiraz ettim, ona yardımı kestiler ama Müftü “daha memur olmadan amirlere karşı duruşun hoş değil” dedi.

Ben de bu bir imtihandır, birine yardım ederseniz hakkımızı yersiniz” dedim.

İmtihan sonu en fazla puanı ben almama rağmen bana tercih hakkını vermediler. Beni Varto İlçesi Hebiban (Haksever) Köyüne tayin ettiler. 1 Ekim günü evrakları aldığım zaman Müftü bana dediki. “Nurettin Hoca hakkını yedik, o an için kızdık sana ama dosyana baktım tahsilin, onparmak daktilo bon servisi ( o zaman daktilo şimdiki bilgisayardan daha önemliydi), askerde yazıcı olman. Bütün bunlar işimize yarar, seni altı ay sonra Muşa alacağım ve daireye şef yapacağım.”.

Maalesef göreve başladıktan üç ay sonra Müftü Varto’ya geldi, bir toplantı yaptı. Toplantıda imamlara olmadık hakaretler yaptı, hepimizin kürtçü kominist olduğumuzu ima etti. Kimseden ses seda çıkmadı, ben dayanamadım müdahale ettim, Müftü toplantıyı kesti ve gitti. Giderkende de ben hariç herkesle tokalaştı. Böylece sistemle ilk kavgamızda başlamıştı.

 

‘İlk görev yerin neresiydi? Ne gibi zorluklarla karşılaştın?’

Demin de dediğim gibi ilk görevim Muş Varto Hebiban Köyü idi. Ancak ben köye gittim bir gece kaldım, köyde imama verilecek kiralı kirasız bir ev olmadığından geçici olarak Varto Merkez Aşağı Camisinde göreve başladım, daha sonra asıl imam emekliye ayrıldı ben kadromu oraya aldım. Ekim 1982 yılına kadar Varto’da görev yaptım. 12 Eylül’den sonra hakkımda dava çıldı. Bu sebeple Ekim 1982 de ilk sürgünüm başladı.

 

İmamlık çok zor bir meslek, cemaata uymak kolay değil,. İmam ne demek? Kendisine uyulan insana imam denir, ama maalesef özellikle bizim memlekettte imam cemaata uymak zorunda. Eskiden ağalar, şeyler vardı tahakum ederlerdi, simdi de sistemin dalkavukları imamlara nefes aldırtmıyorlar.
Yaşı 60’ı bulduktan sonra evde kalabalık yapan bazılarının uğrak yeridir camiler. Temiz cemaatı, Allah için ibadet edenleri tenzih ederim tabi, ama bahsettiğim evden bir nevi kovulanlarla uyum sağlamak kolay olmuyor. Hergün birileri mutlaka ya kaymakama ya müftüye şikayette bulunuyorlar. Bu konuda çok hatıralarım var tabi ama sohbet uzamasın diye bahsetmiyeyim.

 

Devam edecek...
 
Kürdçe Silgi İsteme Suçu ve Yürek Yarası: Kürd Olmak Bilinci.
 
Tarih: 16.07.2010 Saat: 12:15
Konu: T_Basindan_Secme

yazdır
paylaş
yorumlar
yorum ekle
Google

Facebook Ziyaretçi Yorumları

    Sitemiz Ziyaretçi Yorumları

  • Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.
yorum ekle
İsminiz
:
E-Mailiniz
:
Yorumunuz ()
:
Güvenlik kodu
:
829930
Güvenlik kodu giriniz
: